10.07.06

DÜZCE

Yazı kategorisi: DÜZCE 16:40 pm yazan: imemleket

Batı
Karadeniz’ in ayakta kalan tek antik kenti olan Düzce’ nin tarihi M.Ö.
1390 – 800 yılları arasında hüküm süren Hitit (Eti) medeniyetine kadar
uzanır. Düzce ve çevresi 15. yüzyıldan beri bilinmektedir. Bilhassa
Evliya Çelebi’ nin Seyahatname’ sinin ikinci cildinde Düzce’ deki bit
Tuz Pazarı’ ndan bahsetmektedir. Düzce’ nin tarihini dört zaman
döneminde ele alabiliriz;

Eski Zaman Bitinyalılar Devri :
Bu dönemde Düzce hemen hemen ortada yoktu. Ancak Prusyas (Üskübü)
mevcuttu. Düzce ise düz ve geniş bir ova hatta bataklıklar halinde,
Bitintyalıla’ ın oturdukları yerlerin doğusunda kalıyordu.

Roma ve Bizans Devri :
Prusyas (Üskübü) ile birlikte Düzce ovasında çok geri durumda iken
Bitiuyoji Nikomed, Romalılara vasiyet ederek hayata gözlerini yumdu.
III. Nikomed’ in oğlu Filmostan’ dan sonra ise Bitinya bir süre tamamen
Romalıların idaresi altına kaldı. Düzce’ nin bu zamanki hali I. devreye
göre biraz daha gelişmeye yüz tutmuş görünüyordu. Bitinyalılar devrinde
bataklık halinde bulunan Düzce Ovası Romalılar zamanında ıslah edilerek
ziraat için daha elverişli bir hale getirildi ve yavaş yavaş iskan
edilmeye başlandı. Romalılardan sonra bu bölge Bizanslıların
hakimiyetine geçti. İşte Düzce’ nin gelişmesi, parlaması bu devrenin
son zamanlarına rastlar.

Osmanlılar Devri :
Osmanlı İmparatorluğu zamanında Orhan Gazi’ nin komutanlarından
Konuralp Bey 1323 tarihinde burayı Bizanslıların hakimiyetinden
kurtararak imparatorluk topraklarına kattı. Düzce’ nin Konsopa adını
alması bu devirdedir. O zaman ilk ilçe merkezi Gümüşabadı’ dır. Daha
sonra ilçe mekezine Üskübü denildi. Merkezide Prusyas (Üskübü)
idi.Düzce bu sıralarda ticaret ve arazi bakımından Üskübü’ yü ve ilk
ilçe merkezi olan Gümüşabadı’ yı gölgede bırakacak şekilde gösterdi.
1871 yılında ise ilçe merkezi Düzce’ ye nakledildi.

Cumhuriyet Devri : Bu
devirde her yerde olduğu gibi büyük bir gelişme gösteren Düzce Türkiye’
nin en işlek ve zengin ilçesi oldu. D-100 karayolu ve TEM otobanının
geçmesiyle ulusal ve uluslar arası boyutta gündeme geldi. 17 Ağustos ve
12 Kasım 1999 depremlerinden sonra kısa sürede yeniden kalkınabilmesi
için 9 Aralık 1999 tarihinde 81. ilimiz oldu.

Düzce’ nin Coğrafi Yapısı
Yazdır
Düzce
il merkezi 39051 dakika kuzey enlemi ile 31008 dakika Doğu boylamında
yer alır. Türkiye’nin illeri arasındaki yeri, Bolu ili topraklarının
batı ve kuzeyinde Sakarya ilinin doğusunda ve Zonguldak İlinin
güneybatısında yer alır. Kuzeyinde Karadeniz ile sınırdır. Diğer
illerle sınırlarını tabii sınırlar oluşturur. Bu sınırlar kuzeybatıda
Sakarya ile Melen Çayı, batı ve güneyde dağların üst kısımları
oluşturur. Deniz seviyesinden yüksekliği 160 metre kadardır. Güneydeki
bu dağlar, batıdan doğuya Keremali, Elmacık, Güney Bolu ve Sünnice
dağlarıdır.

Yollara göre doğu-batı yönünde uzanan D-100 karayolu
ile TEM otobanı üzerinde yer alır. Bu yollar il merkezinden geçer. Bu
konumu ile Avrupa-Asya arasında transit yol üzerindedir. D-100 karayolu
il merkezinden ayrılarak Akçakoca ilçesi üzerinden Zonguldak İline
bağlanır. Düzce bu konumu ile yol kavşağı şehridir. Düzce’nin kuzeyinde
Akçakoca, kuzeydoğusunda Yığılca, kuzeybatısında Çilimli ve Cumayeri,
batısında Gümüşova ile güneydoğusunda Gölyaka ilçeleri yer alır.

Karadeniz
Bölgesinin yer şekillerinin özelliklerini yansıtır. Dağlar Karadeniz
kıyısına paralel olarak sıralar halinde uzanır. Bu yüzden kıyıda doğal
limanlar oluşamamıştır. Kıyıda yer yer falezler ve aralarında genişçe
plajlar yer alır. Shef (Kıta sahanlığı) sahası dardır. Dağların, I.
Jeolojik (paleozoik) zamanda oluşmuş arazi üzerinde II. Jeolojik
(Mezozoik) zamanda biriken tortulların III. Jeolojik (Tersiyer) dönem
başlarında, Alp – Himalaya kıvrımları oluşurken ortaya çıkmıştır.
Zamanın ortalarındaki aşınmadan sonra bütün halinde tekrar
yükselmiştir. Bu yükselme esnasında Kuzey Anadolu Fay Hattı oluşmuştur.
Bu hat Düzce ovasının güneyinden geçmektedir. Dağların yükseltisi
doğudan batıya ve iç kısımdan Karadeniz kıyısına doğru azalmaktadır.
Kıyı gerisindeki yer şekilleri plato görünümündedir. Kıyı gerisindeki
dağların yükseltisi 2000 m’yi geçmemektedir. Kaplandede dağı 1160
m’dir. Dağların kıyıdan iç kısımlara doğru yükseltisinin artması, kıyı
ile iç kısımlar arasında yıl içinde sıcaklık farklarının fazla
olmamasına ve yağış miktarının da buralarda yeterli olmasına etkisi
olur.

İç kısımda yer alan Düzce ovası dört tarafı dağlarla
çevrilidir. Bu dağlar ovanın kuzeyinde ve güneyinde fazla arızalı
sayılmayan sıralar halinde uzanırlar. Ovanın doğu ve batısında
birbirlerine yaklaşırlar. Ovanın kuzeyini Kaplandede dağları ile
uzantısını Orhan dağları oluşturur. Güneyindeki sırayı, Keremali,
Elmacık, Güney Bolu ve Sünnice dağları oluşturur. Ovanın önemli çıkış
kapıları (geçitleri) Karadeniz’e Melen vadisi (Dokuz- Esmahanım) boğazı
ile Sarıbayır (Şifalı Su) geçididir. Bu geçitle Zonguldak iline
ulaşılır. Batıda Nüfren boğazı ile Aksu vadisi geçidi; güneyde Uğur
dere (Derdin) geçididir. Düzce ovasının kabaca güneybatı tarafında
Efteni Gölü yer alır. Alanı giderek daralmakta olan bu gölde alan
daralmasını önleme çalışmaları sürdürülmektedir. Gölün alanı 1976 yılı
öncesinde 580 hektar iken 1950′li yıllarda başlayan kurutma çalışmaları
sonucu 25 hektara kadar düşmüştür. Göl seviyesinin yükseltisi 118
metredir. Diğer gölleri; Kaynaşlı ilçe sınırları içinde çok küçük
göllerdir. Bunlar: Kurugöl, Bıçkıyanı köyünde Topuk gölü, Sarıçökek
köyü sınırlarında Islakgöl, Yaylagöl dür. En önemli akarsuyu Melen
çayıdır. Melen çayı Yığılca ilçe sınırları içinden doğar güneyden
Efteni gölüne dökülen Uğur suyunu, Sığırlık, Samandere ve Torkul,
doğudan Asar deresini, batıdan da Adapazarı Akyazı yönünden gelen Aksu
deresini alır. Efteni gölünden çıkarak kuzeye yönelir.

Akçakoca
Melenağzı köyünden denize dökülür. Bu akarsu üzerinde Düzce-Yığılca
arasına Hasanlar Barajı kurulmuştur. Bu baraj sulama amaçlı yapılmış
olup sonradan hidroelektrik üretimine geçilmiştir. Diğer akarsuları
dere şeklindedir ve sık bir ağ oluştururlar. Hepsi Karadeniz’e sularını
boşaltır. Kış ve ilkbahar aylarında bol su geçirirler. Bu akarsulardan
önemli olanlar; Deredibi, Değirmendere ve Küpler dereleridir. Akçakoca
sınırlarında Gümüşova’da Handere ve Kuzderelerin birleşmesi ile Delice
suyu oluşur. Bu dere de Melen çayı ile birleşir.

Karadeniz
Bölgesinin sınırları içinde kaldığından genel özellikleri ile Karadeniz
ikliminin etkileri görülür. Ancak Karadeniz ikliminin yanı sıra Akdeniz
ve Karasal iklimleri arası geçiş özelliği gösterir. İklimi çeşitli
etkenlerin sonucunda şekillenir. Enlemin etkisinden dolayı sıcaklık
güneyde yer alan illere göre düşük olur. Deniz kıyısında yer alan
Akçakoca’ya göre Düzce ve diğer ilçeleri yaz aylarında daha sıcak, kış
aylarında biraz daha soğuk olur. Ancak dağların yükseltisi kıyıdan
içerlere doğru arttığından az da olsa ancak dağların yükseltisi kıyıdan
içerlere doğru artığından az da olsa denizin yağış arttırıcı
ılımanlaştırıcı etkisi iç kısımlarda da hissedilir. Hava kütleleri ve
basınç merkezlerinin etkileri görülür. Bazı zaman kuzey kutupta oluşan
soğuk hava (arktik); bazende güneyde tropikal havanın etkisinde kalarak
zamansız soğukların ya da sıcakların oluşmasına neden olmaktadır. Hava
basıncından orta Avrupa basıncından hareket eden hava balkanlar
üzerinden gelerek kış aylarında havayı soğutup, kar yağışına neden
olur. Cephe yağışlarını oluşturur. Orta Avrupa yüksek basıncı
oluşamadığı zamanlar Karadeniz’in kuzeyine İzlanda alçak basıncı gelir.
Bu durumda güneyden gelen tropikal hava basıncı oluşur. O zamanlar
kışlar oldukça sıcak geçer. Yaz aylarında Azor yüksek basıncından Basra
alçak basıncına doğru oluşan hava akımıda kuzey batıdan gelerek havanın
serinlemesine, yamaç yağışlarının oluşmasına etki eder. Kuzey yönlü bu
tip hava akımları Karadeniz üzerinden geldiğinden yağış ve nem
getirirler.

Kıyıya paralel uzanan dağların alçaldığı yerlerde
delk”in etkisinden dolayı rüzgar yön kazanır. Melen Boğazında ve Nüfren
Boğazından Düzce’ye doğru kuzey batı yönlü rüzgarların oluşması gibi.
Düzce etrafının dağlarla çevrili olması rüzgar hızlarının azalmasına ve
kış aylarında sis oluşmasına ve geç dağılmasında etkisi olur. Oluşan
sisler daha sık sıcaklık terselmesidir. Akçakoca kıyılarında deniz
buğusu sisleri ilkbaharda oluşur.

Aylara Göre Hakim Rüzgar Yönleri
Mayıs: Kuzeybatı / Karayel
Nisan-Haziran-Eylül-Kasım: Kuzeydoğu / Poyraz
Ocak-Mart-Ekim-Aralık: Güneydoğu / Lodos
Şubat: Güneydoğu

Bu
etkenler sonucu oluşan iklim özellikleri şu şekilde tanımlanır ve
özellik kazanır. Yazları sıcak, kışları ılık, her mevsim yağışlıdır; en
çok yağış sonbahar ve kış aylarındadır. Yaz aylarında iki ay kadar
kuraklık hissedilir.

Düzce ovasının hemen tümünde I. sınıf
alüvyal toprak bulunmaktadır. Alüvyal topraklar, yüzey sularının
tabanlarında ya da etki alanında akarsular tarafından taşınarak
yığılmış bulunan genç sedimentler üzerinde yer alan düz, düze yakın
eğimli, (A) C profilli, azonal topraklardır. Çeşitli zamanlarda gelen
sedimantasyonun şiddetine göre toprak profili genellikle tabakalıdır.
Üst toprağın alt toprağa geçişi belirsizdir. Üzerinde uzun yıllar geçen
yerlerde hafif kireç yıkanmaları vardır. Ayrıca yer yer bulunan
hidromorfik alüvyal araziler, sürekli su tutan, su sızan ya da fazla su
aldıklarından uzun sure batak kalabilen yerler vardır. Düzce kent
yerleşiminin üzerinde bulunduğu alüvyal topraklar çevresinde kolivyal
ve kalkersiz kahverengi orman toprakları yer almaktadır. Kolivyal
topraklar, yüzeysel akımla ya da yan derelerin kısa mesafelerde
taşıyarak eğimin azaldığı yerlerde depo ettiği, meteryallardan oluşan
(A) C profilli topraklardır. %2′den fazla eğimli düzgün topografyalı
arazilerde bulunmaktadır. Kalkersiz Kahverengi Topraklarda (A) C
profillidir. İyi oluşmamış gözenekli yapısı olan A horizonundaki
organik madde genellikle asit karakterlidir ve mineral kısımdan ayrı ya
da çok az karışmış durumdadır. Ilıman ve yağışlı iklimde bulunan
yaprağını döken orman altısında oluşmaktadır. Yöredeki çukur alanlarda
oluşan, eğimi az, derin alüvyal topraklardır. Bu tür topraklar Düzce
ovasında geniş alanlar kaplar. Ova eğimsiz ve %75 oranında tarıma
elverişli niteliktedir. Alüvyal topraklar genellikle, kumlu killi
topraklar grubuna girer. Kum oranı %50 dolayında olan, organik madde ve
karbonat bakımından zengin bulunan alanlar, daha nitelikli
olduklarından pancar tohumu, patates tohumu, patates, sebze ve meyve
üretimine; organik madde ve karbonat yönünden daha az zengin olan
kesimler ise, tahıl üretimine elverişlidir.

Karadeniz bitki
örtüsü zenginliğini kent çevresindeki doğala yakın alanlarda gözlemek
mümkündür. Ancak yerleşimlerin gelişmesi ile hızlı değişimler
oluşmaktadır. Eurosibirian bitki örtüsü yanısıra iklim özelliklerinin
daha uygun olması nedeniyle Submediterranean bitki örtüsüne da
rastlanmaktadır. Sahildeki makiliklerin dağlık alanlardaki orman
örtüsüne geçişini sağlayan Düzce ovasında, kültür bitkileri
yetiştiriciliği ile değişim görülmektedir. Verimli tarım topraklarının
yer aldığı bir çöküntü ovası olarak ekolojisine uygun her tür tarım
yapılabilir. Endüstri bitkileri ve özellikle tütün için uygundur. Doğal
bitki örtüsü, alan kullanımlardaki çeşitlilik nedeniyle değişime
uğramaktadır. Çevredeki zengin orman örtüsü (Kayın, Köknar, Meşe,
Gürgen, Kestane, Ihlamur vb.) altında zengin alt örtü yer almaktadır.
Düzce ve çevresinde av hayvanlarının pek çoğu yaşam ortamı bulmaktadır.
Ancak bunlardan bazılarının çeşitli nedenlerle sayıları azalmış ya da
yok olmuşlardır. Düzce’nin büyük bir bölümü av yasağı sınırları
içerisindedir (ANONY-Maus, 1987). Yöre avcılarının belirlediklerine
göre; ağaç sansarı, gelincik, tilki, kurt, çakal, porsuk, geyik,
karaca, ayı, tavşan, su samuru ve çeşitli kuş türleri bulunmaktadır.
Kuş türleri çoğunlukla Efteni Gölü Yaban Hayatı Koruma Alanında konakçı
ya da göçmen olarak yaşamlarını sürdürmektedir.

Büyük
Melen: Efteni Gölü’nün kuzeybatısından çıkan akarsu, gölün sularını
Karadeniz’e boşaltır. En yüksek akımı 170 m3/sn (nisan), en az akım 8
m3/sn (ağustos)’dir.
Küçük Melen: Baba Dağı eteklerinden doğup,
Yığılca ilçesinin eteklerinden geçerek sularını Hasanlar Barajına
döker. Barajı oluşturan en önemli akarsu olan Küçük Melen’de en yüksek
akım 230 m3/sn (nisan), en düşük akım 2,3 m3/sn (ağustos) dir. Beslenme
alanı 250 km2′dir.
Aksu: Düzce’nin güneyindeki dağlardan çıkar,
belirli bir kaynağı yoktur. Önce, batıya doğru akar, sonra doğuya
kıvrılarak Efteni Gölü’ne dökülür. En yüksek akım 175 m3/sn (haziran),
en düşük akım ise 0, 95 m3/sn (ocak) dir. Beslenme alanı 281 km2′dir.
Asar
Suyu: Bolu Dağları’nın kuzey batısından doğar, yan dereler ve küçük
kaynaklarla beslenerek Düzce İli’nin güneyinden geçer, Küçük Melen’e
karışıp Efteni Gölü’ne dökülür. Doğu-batı doğrultusunda akan Asar
Suyu’nun en yüksek akımı ise 130 m3/sn (mart), en düşük akımı ise 0,35
m3/sn (eylül)’dir. Beslenme alanı 180 km2′dir.
Uğur Suyu: Keremali
Dağları’nda doğar. Belirli bir kaynağı yoktur. Yan dereler ve akarsu
selciklerini toplayan Uğur Suyu, doğu-batı doğrultusunda ilerler, Asar
Suyu’nun güneyinde ona paralel olarak akar ve Efteni Gölü’ne dökülür.
En yüksek akım haziran, en az akım ekim ayındadır. Beslenme alanı 285
km2′dir.
Efteni Gölü: Düzce’nin 14 km güneybatısında Hamamüstü Köyü
çevresindedir. Denizden yüksekliği 118 metredir. Doğudan Küçük Melen ve
Uğur Suyu ile, güneyden Aksu, Beyköy, Kürtler, Hamamüstü, Kalyoncu ve
Yeniköy Dereleri ile beslenir. Alanı sular çekildiği zaman 5 km2′ye
düştüğü gibi taşkınlar zamanında da 25 km2′ye kadar ulaşmaktadır. En
derin yeri 8 metredir. Gölde DSİ tarafından kurutma çalışmaları
yapılmaktadır.
Hasanlar Barajı: Düzce Ovası’nı sulamak amacıyla
Küçük Melen suyu üzerinde kurulmuştur. Baraj gölü, Düzce içindeki
göllerin en büyüğüdür. Su seviyesi en büyük olduğu zaman alanı 42,5 km2
ye ulaşır.

Düzce dolaylarında linyit rezervleri saptanmıştır.
Maden Tetkik Arama Enstitüsünce yapılan araştırmalarda Düzce’de kaplıca
suyu ve maden suyu vardır.

Ülkemizin ve hatta dünyanın en güzel
ormanları Bolu Dağları üzerinde bulunmaktadır. Bolu Dağları’ndaki
ormanlar özellikle büyük kentlerde yaşayan insanlar için bir dinlenme
ve eğlenme yeri olmaktadır. Düzce’nin %47.95’i, Gümüşova’nın %56.13’ü,
Gölyaka’nın % 65.99’u, Çilimli’nin %17.59’u Cumayeri’nin %43.05’i orman
ve fundalık alandır.

Bölgede bulunan ormanların sorunları,
köylünün sosyo-ekonomik yapısından kaynaklanan yerleşim ve tarım için
yapılan açmalar ile kaçak orman ürünleri ticareti, böcek zararlıları ve
dikkatsizlik sonucu çıkan yangınlar oluşmaktadır. Özellikle dağlık
kesimlere yerleşen aileler fındık bahçesi kurmak için bilinçsizce
yaptıkları açmalar sonunda fındık bitkisinin toprağı tutmaması nedeni
ile erozyonu artırmaktadır. 12 Temmuz- 25 Temmuz 1995, 16 Haziran 1997,
Mayıs 1998 tarihlerinde Kaynaşlı, Darıyeri Hasanbey ve Düzce’de meydana
gele seller bölgede büyük hasar yaratmış ve maddi kayıplara neden
olmuştur. Bölgemiz ormanlarında özellikle karaçam, sarıçam, köknar,
kayın, meşe ve diğer yapraklılar şeklinde orman ağaçları bulunmaktadır.
Muncurlu bölgesindeki meşe ormanları bölge için olduğu kadar Türkiye
için de tip itibarı ile korunma zorunluluğu vardır. Samandere Şelalesi
tabiat anıtı olağanüstü güzellikleri, insanı ürperten seve düşüşü ile
mutlaka koruması gereken bir doğa harikasıdır. Efteni Gölü yaban hayatı
koruma alanı olarak tescil edilmiş yaklaşık 150 civarında kuş türünü
barındıran önemli bir sulak alandır.

Gölyaka İlçesi’nde orman içi
dinlenme yeri olarak tescil edilen, çevresi düzenlenen Güzeldere
Şelalesi mutlaka görülmesi gereken tabiat harikalarındandır. Kocayayla,
Torkul Yaylası, Odayeri Yaylası, Kardüz Yaylası ve pek çok yayla
ormanlarımız içerisinde de yer almakta ve önemli bir turizm pazarı
oluşturacak potansiyele sahiptir.

 


DENİZLİ

Yazı kategorisi: DENİZLİ 16:40 pm yazan: imemleket

DENİZLİ’NİN ADI VE YERİ

Denizli
şehri, ilk defa bugünkü şehrin 6 km. kuzeyinde, Eskihisar Köyü 
civarında kurulmuştur. Bu şehir M.O.( 261 – 245 ) yılları arasında, 
Suriye Kralı II. Antiyokustheos tarafından kurulmuş ve karısının adına
izafeten LAODICIA denilmiştir.   Türkler Denizli havalisini
zaptettikten sonra, şehrin suyunun bol bulunduğu  bugünkü Kaleiçi
mevkiine naklettirmişlerdir.   

 

Denizli
adına, tarihi kaynaklarda başka başka isimler olarak rastlamaktayız.
Selçuklu kayıtları ve Denizli mahkemesi serciye sicilleri (Ladik)
ismini vermektedir. Ibni Batuta’nın seyahatnamesi (Tunguzlu)
denilmektedir. Mesalikullebsar’da da (Tunguzlu) olarak
kaydedilmiştir.   

 

Timurlenk’in
zafer namesini yazan, Ser afettin Zemdi (Tenguzlug) ve (Tonguzlug) gibi
iki isimden bahsetmektedir.   Tensiz kelimesi eski Türkçe’de Deniz
demektir. Tunguzlu ise bugünkü  imlasıyla Denizli demektir.   Netice
olarak Denizli adi, Tunguzlu ve Tunguzlu kelimelerinin zamanla  ağızdan
agıza, Denizli kelimesi haline gelmesinden bugünkü seklini almıştır.  

 

KRONOLOJİ

M.O. 4000′ler

Kalkolitik donem

M.O. 3000 – 2000

ilk Tunç Cağı

M.O. 2000 – 1200/1100

Orta Tunç cağı ve Son Tunç cağları

M.O. 1800

Denizli’nin Arz ava Sayasal Birliği içinde yer olması

M.O. 1200

Deniz kavimleri göçü

M.O. 1100′ler

Deniz kavimleri göçüyle Hitit Devleti’nin yıkılması

M.O. 546

Ahamenis Kralı II.Kiros’un Lidya Krallığı’nı ortadan kaldırması

M.O. 360

Hellespontos, Misya, Lidya ve Karya satraplarının Pers merkezi yetkesine bas kaldırışı

M.O. 334

Büyük İskender’in Anadolu seferi ile Denizli yöresindeki Pers etkinliğine son verilmesi

M.O. 246

ll.Antiokus’un karisi Laodikeia’yı ziyareti sırasında Laodikeia kentinin kurulması

M.O. 188

Roma, Bergama, Selevkoslar arasında barış antlaşmasının yapılması

649

Muaviye’nin Kıbrıs seferi

1070

Türklerin Denizli’de ilk kez görülmeleri

1077

Denizli’nin Türklerce fethi

1097

Kentin Bizansın eline geçmesi

1102

l.Kılıç Arslan’ın Denizli’ye fethi

1119

Denizli’nin yeniden Bizans’ın eline geçmesi

1148

Haçlılar’ın Denizli’den geçmeleri

1190

Frederik Barbaros komutasındaki bir Haçlı Ordusu’nun Denizli’den geçmesi

1207

Denizli’nin yeniden Türkler’in eline geçmesi

1259

Türkmenlerin Denizli’nin yönetimini ele geçirmeleri

1288

Denizli’nin Germiyanogulları egemenliğine girmesi

1300 – 1368

Denizli’de İnançogulları egemenliği

1368

Denizli’ni yeniden Germiyanogulları egemenliğine girmesi

1391

Denizli’nin Osmanlılar’ın eline geçmesi

1403

Timur’un Denizli’yi Germiyanoğulları’na geri vermesi

1429

Denizli’nin kesin olarak Osmanlı egemenliğine girmesi

1874

Denizli’de ilk Rüştiye Mektebi’nin açılması

1876

Denizli’de ilk Belediyenin kurulması

1879

İzmir-Aydın demiryolunun Sarayköy’e dek uzatılmasına ilişkin bir antlaşmanın yapılması

1883

Yapılan
yönetim değişikliği ile Denizli’nin Sarayköy, Buldan ve Tavas
kazalarının bağlandığı bir sancak haline getirilmesi

1884

Çal Kazası’nın Denizli sancağına bağlanması

1888

Acıpayam Kazası’nın, Denizli sancağına bağlanması, Sarayköy demiryolu hattının Dinar’a dek uzatılmasının kararlaştırılması

1910

Denizli’nin “Bağımsız Mutasarrıflık” haline getirilmesi

22 Mart 1919

İzmir’de toplanan Reddi İlhak Kongresi’ne Denizli’den bir kurulun katılması

25 Nisan 1919

İstanbul Hükümeti’nin Şehzade Abdurrahim Efendi başkanlığındaki bir öğüt kurulunun Denizli’ye göndermesi

15 Mayıs 1919

İzmir’in Yunanlılar’ca işgali üzerine, Denizli’de bir protesto mitingi düzenlenmesi

16 Mayıs 1919

Yunan işgalinin protesto edilmesi amacıyla Tavas’ta da bir miting düzenlenmesi

17 Mayıs 1919

İşgale karsı Çal’da bir miting düzenlenmesi

29 Mayıs 1919

Denizli’de Redde-i ilhak Cemiyeti’nin kurulması

8 Haziran 1919

Sarayköy’de bir Kuka-yi Milliye Cephesi’nin oluşturulması

10 Haziran 1919

Denizli Heyet-i Milliye’nin kurulması ve Sarayköy cephesinin oluşturulması

3 Ağustos 1919

İstanbul Hükümeti’nin Denizli’de incelemelerde bulunmak üzere Jandarma Genel Komutanı Ali Kemal Paşa’yı göndermesi

7 Ağustos 1919

Denizli
Mutassarrıfı Faik Bey’in Dahiliye Nezareti’ne bir telgraf çekerek,
Kuka-yi Milliye’nin dağıtılması buyruğunu geri çevirmesi

18 Ağustos 1919

Denizli delegelerinin Sivas Kongresi’ne katılmak üzere kentten ayrılması

12 Ocak 1920

Emin Efendi ve Faik Bey’in İstanbul’da toplanan Meclis-i Mebusan’a Denizli milletvekili olarak katılması

21 Haziran 1920

Çopur Musa çetesinin Çivril’i basması

5 Temmuz 1920

Yunanlılar’ın Buldan’a ve Çal’ın bazı köylerine girmesi

8 Temmuz 1920

Demirci Mehmet EFE’nin adamlarından Soketli Ali EFE’nin Denizli’de öldürülmesi

9 Temmuz 1920

Denizli’ye giren Demirci Mehmet EFE’nin, Soketli Ali EFE’nin ölümünden sorumlu tuttuğu 60 kişiyi öldürtmesi

29 Temmuz 1920

Yarbay Nazmı Bey’in 57.Tümen Komutan ive Mutasarrıf vekili olarak Denizli’ye gelmesi

18 Ocak 1921

Çivril’in Yunan işgaline uğraması

1 Nisan 1921

Çivril’in ikinci bir kez işgale uğraması

30 Ağustos 1922

Çivril’in Büyük Taarruzla birlikte Yunan işgalinden kurtarılması

4 Eylül 1922

Buldan’ın işgalden kurtarılması


İLK FETİHLER


Denizli ve havalisinde Türkler ilk defa 1070 yılında görüldüler. Afşin Bey bütün
Anadolu’yu kastettikten sonra Laodikya’yı yağma ederek, Honaz’ı zaptetmiştir.  
1071 yılından sonra Denizli ve çevresi Kutalmışoglu Süleyman Bey’in
mahiyetindeki beyler tarafından fethedilmiştir.   


 


1097 yılında Bizans İmparatoru Alexis Komnenos, Juannis Dukas’ı Bati Anadolu’nun
fethi için görevlendirdikten sonra bu yöre Bizanslılar’ın eline geçti. Bu sırada
Türk Kuvvetleri Orta Anadolu’da bulunuyordu.   Bizanslıların elinde
kısa bir sure kalan bu güzel beldemiz 1102 yılında yeniden Kılıç Arslan
tarafından zapt edilmiştir. Bu tarihten sonra Türk Kuvvetleri Alparslan’ın
komutasında Bizans topraklarına sürekli akınlar yapıyordu. 1119 yılında
Bizanslılar, büyük bir ordu ile Denizli ve havalisine saldırdılar. Az sayıda
Türk Kuvvetlerine sahip olan Alplara bu yöreyi terletmek zorunda kalmıştır.
Ertesi yıl tekrar gelen Bizanslılar Uluborlu taraflarına kadar istila
ettiler.1147 yılında II.Haclı Ordusu Fransız Kralı VIDI Louis’in komutasında,
Ege Bölgesi’nden güneye doğru hareket  ederek, Denizli civarını işgal
etmiştir. Buradan Antalya istikametine hareket eden  Haclı Ordusu’nun oncu
birlikleri Acıpayam Ovası’nı geçtikten sonra, ordusunun ağırlıkları ve artçı
birlikleri ayni yolu takip ederek, Kazıkbeli’nden geçmek için  hareket
etmişlerdi. Fakat orada yapılan çetin gerilla savaşlarında Haclı Ordusu 
çok büyük kayıp vermiştir.   


 


1577 yılında Bizans İmparatoru Manuel Komnenos, Selçuklu topraklarına yeni bir
sefer düzenleyerek Laodikya ve civarını yağma ederek İstanbul’a donmuştur. 
Ertesi yıl Türkler Laodikya’ya gelerek şehri zaptetmislerdir.   Manuel
Komnenos 1176 yılında büyük bir ordu ile Laodikya ve Honaz  civarını geri
almışsa da Selçuklular’la yaptığı savaşta yenilmiştir.  II.Kılıç Arslan
bundan sonra sınırlarını genişleterek Bizans topraklarına akınlar düzenlemiştir.
Atabey komutasında yapılan bu akınlardan Selçuklular büyük  ganimetler elde
ediyordu. Bizanslılar Atabey komutasındaki bu orduyu Sarayköy yakınlarında pusu
kurarak mağlup ettiler. Bu savaşta Atabey şehit oldu.   


 


Bu tarihlerden yavaş yavaş sonra Denizli ilinin doğu kısımlarına Türkler
yerleşmeye başladı. Böylece Türk akıncıları, Küçük Menderes Vadisi’ne kadar
ilerleme fırsatını bulmuşlardır.   1190 yılında II.Haclı Ordusu
Laodikya’ya gelmiştir. Haclı Ordusu Komutanı Frederik Barbaros, Bizanslılar
tarafından sevinçle karşılanmıştır. Buraya yerleşmiş olan Türk boyları,
çadırlarını bırakarak dağlara çekilmişler ve devamlı Haclı ordusuna

düzenlemişlerdir.   Denizli ve havalisi takriben 13. asrin ilk
yıllarında Kiyasettin Keyhusrev tarafından 4 defa fethedilmiştir. Diğer bir
rivayete göre Laodikyalılar tarafından bir Türk  kervanının soyulması
üzerine, Selçuklu beylerinden Mehmet ve Servet beylerin komutasında bir Selçuklu
Ordusu Laodikya Ordusu’nu yenmiş ve haraç olarak bu bölgeyi antlaşma ile
almıştır.   


 


Diğer bir rivayet ise sudur:  12.yüzyıl sonlarında Bizanslıların Burdur’a
kadar  ilerlemeleri üzerine Konya Sultani Osman ve Hüsamettin beyleri bu
bölgeye göndermiştir. Osman Bey Acıpayam Ovası’nı, Hüsamettin Bey de  Çal
taraflarını zaptetmişlerdir.   Denizli ve havalisinin Selçuklulara
bağlı bir beylik halinde teşekkülü  Selçuklu Hükümdarı Kiyasettin Keyhusrev
zamanında 1207 yılında olmuştur.   1209 yılında İznik’i başkent yapan
Theodore Laskaris ile Selçuklular’ın arası açılmıştır. Kiyasettin Keyhusrev,
Laskaris’e Alexios’us tahtına iadesini isteyince, İznik Devleti  ile
Selçuklular, Denizli’nin batısında Alaşehir ile Antiokhia arasında savaşa
tutuştular. İlk seferde savası kazanan Türkler yağmaya dalınca hücuma gecen Rum
askerleri Kiyasettin Keyhusrev’i şehit ettiler. Böylece savasın sonunda galip
gelen Bizanslılar, Bati Anadolu’ya bir sure sahip oldular. Selçuklular ile
Bizanslılar arasında Denizli ve yöresi sinir olarak kaldı. Bugünkü DENİZLİ şehri
bu sıralarda kurulmaya başlamıştır.  


 


İlk olarak Denizli Kalesi Abdullah oğlu Karasundur tarafından yaptırılmıştır. 
Ayrıca bu devrede birçok camii, han ve çeşme de inşa edilmiştir.  
13.yüzyıl baslarında Denizli ve havalisi yeni göçlerle “Uç Bölgesi” olarak
önceden gelenlerle birlikte yoğun bir Türk Topluluğu meydana getirdiler.
Buradaki Türkmenler Rum diyarını fetheden Türk soyundan çokluk bir kavimdir.
Bunlar muhtemelen Menderes Nehrinden deniz kıyısına kadar olan yerlerdeki
yasayanları yağma ederek çocuklarını Müslümanlar arasında satmayı adet
edinmişlerdi. Bu sırada Topurlu-Toguzlıdağı eteklerinde 200 bin Müslüman çadırı
bulunduğu söylenir. Bu Türkmenler uç bolgesinde kona göce yasarlar ve bati
sınırlarını muhafaza ederlerdi.   


 


1257 yılında Denizli’ye gelen Bizans garnizonu, şehirdeki Türklerin 
çoğunluğu karsısında uzun sure kalamadı. Böylece 1259 yılında Denizli 
tekrar Türkmenlerin eline geçmiş oldu.   Bu tarihlerde Denizli
etrafında kümelenen Türkmenler, Hulagu Han’a  müracaat ederek bu bölge için
kumandan istediler. Bu konuda ilhanlı Hükümdarı Hulagu de bir ferman çıkararak
Kulsak isimli bir zati bu bölgeye göndermiştir.  Bölgenin merkezi “Asi
Karaağaç” diye bilinen Acıpayam yöresidir.  


 


Bu Türkmenlerin manevi Türk Lideri “Yatağanbaba ” olması muhtemeldir.  
1261 yılında bu yöredeki Türkmenler, Selçuklular’a bas kaldırınca Selçuklu
Sultani Ruknettin ile Moğollar anlaşarak Türkmenleri mağlup ettiler. Bu sırada
birçok  Türkmen Bizans sınırını geçerek yerleşmişlerdir. Konya’daki “Cimri
İsyanı’nın” bastırılmasından sonra II.Kiyasettin Keyhusrev kendisine yardim
etmeyen Karaağaç Bölgesi Komutanı Ali Bey’i oldurtmuştur. Bundan sonra Denizli
germiyanogulları’nın eline geçer. Bir sure sonra Konya’ya karsı hareket
yapılınca Denizli havalisindeki Türkmenler Karaman, Eşref ve Menteşe
Türkmenleriyle birlikte isyan çıkardılar. Bunun üzerine ilhanlı Sultani Keyhaku
31 Ağustos 1291 de Türklerin üzerine yürüdü.  Böylece ilhanlı hakimiyeti bu
bölgede başlamış oldu.   


 


Bu tarihlerde Germiyanlılar, Alsıroglu’nun kumandasında bugünkü Buldan olan 
Tripolisi zaptettiler(1306). Böylece Denizli’nin Türkleştirilmesi tamamlanmış
oldu.   14.yüzyılın ilk yıllarında Denizli arazisinin düzlük
kısımlarına İnançoğulları yerleşmişti. Kuzey doğusunda Germi yan Beyliği
bulunuyordu. Sucaeddin Bey bir ara istiklal için hareket edince öteden beri
Anadolu’da kuvvetli bir birliğin kurulmasını istemeyen İlhanlı Hükümdarı Timur
tas 1327 yılında Denizli’ye geldi.Suca ettin Bey ona itaat etti.  
Denizli 1366′da bir deprem ile harap olduğu sırada şehir Germi yan hakimiyetine
geçmiştir.   


 


1391 yılında Yıldırım Beyazıt, Denizli topraklarını Osmanlı topraklarına
katmıştır.   1402 yılında Timur, Ankara Savası’nı kazandıktan sonra
Denizli’ye gelmiş, burada  bir sure kaldıktan sonra İzmir yöresini fethe
gitmiş. 1403 yılının ilk aylarında tekrar Denizli’ye dönerek çadır kurmuştur.
Timur bu bölgeyi Germiyanlılara bırakarak ayrılmıştır.   1411 yılında
bir ara bu bölge Karamanogullarının eline geçmişse de 1429 yılında tekrar
Osmanlılara bağlanmıştır.   


 


14.yüzyılın ilk yarısında birbirine akraba olan Türkmenler parçalanmış bir halde
bulunuyorlardı   


TÜRKMENLERE AİT BEYLİKLER VE KAPLADIKLARI SAHALAR   INANCOGULLARI
BEYLİĞİ Denizli’nin kurulduğu düzlükte bulunmaktaydı.   


 


GERMIYANOGULARI BEYLİĞİ Honaz’dan Buldan taraflarına kadar uzanan bir alanda
kurulmuştur.   


HAMITOGULLARI BEYLİĞİ Yören dağı- Bozdoğan’ın doğusundaki saha Karaağaç
mıntıkasına sahiptir.   


 


TAVAS BEYLİĞİ Babadağ’ın güneyindeki araziyi, şimdiki Tavas ve Kale ilçelerinin
sahalarını kaplamaktadır.   Denizli şehri Osmanlıların hakimiyetine
girdikten sonra, yaşantısına sakin bir şekilde devam etmiştir. 1702 – 170
yıllarında vuku bulunan depremlerde 12.000 kişi olmuş, o zamanki Kale civarında
bulunan şehir oturulamayacak hale gelmiştir. Bundan sonra şehir daha yukarıya,
şimdiki merkezine doğru çekilmiştir.  


 


LADİK BEYLİĞİ (İnançoğulları) Laodikya şehrinin sürekli harpler depremlerle
yıkılması üzerine halk Laodikya’nın  bağ ve bahçelerinin bulunduğu, bugünkü
Denizli’ye gelip yerleşmişlerdir. Türkler Laodikya adini kısaltarak Ladik
şehrine sokulmuşlardır, bu şehirde beyliğin ismini de Ladik olarak
kullanmışlardır.   Ladik Beyliği’nin kurulusundan önce Denizli, vali
ve komutanlar tarafından idare ediliyordu. Bu vali ve komutanlar arasında
Ladik’te eser bırakmış olan Seyfettin Karasungur’dur. 30 yıllık valilik ve
komutanlığı sırasında Denizli Kalesi’ni, Akman Kervansaray’ını, birçok çeşme,
camii, han ve hamamlar yaptırmıştır. Karasungur’un  San Kuvvetlerine esir
düşmesi üzerine yerine Ladik ve Honaz emimi olarak Sahip Ataoğulları’ndan
Tabettin Hasan Nasreddin Ali gönderilmiş. Bunların da  Cimri İsyanı’nda
öldürülmeleri üzerine Ladik emirliğine Ali Bey gönderilmiştir. Böylece Sahip
Ataogullarının 1277 tarihine kadar Ladik ve Honaz emirliğinde  kaldıkları
anlaşılmaktadır. Sahip Ataoğulları’ndan Ladik Germiyanogulları’na geçmiştir.
Fakat halkın Germiyanogulları’ndan Ali Bey’i, Giyaseddin II.Keyhusrev’e şikayeti
üzerine Ladik tekrar sahip Ataogulları’na geçmiştir.   


 


Sahip Ata’nın vezirlikten azledilmesi üzerine(1288) Germiyanogulları Ladik’i
tekrar ele geçirmiştir. Ali Sirkin kızının oğlu Bedrettin Murad’ı Ladik
emirliğine tayin etmiştir. Mollaya sinirlenen Selçuklu Sultani Ladik’e kuvvetli
bir ordu göndermiş ve burası tekrar geri alınmıştır. BU tarihten sonra Sucaettin
İnanç Ladik’te 50 yıla yakın beylik yapmış  ve adaletli ve iyi idaresi
sayesinde halk tarafından sevilmiştir.  


 


Ölümünden sonra yerine gecen oğlu Murat Aslan Bey de memleketi iyi idare etmiş,
zamanında Türkçe fatiha tefsiri yazılmış, 3 çeşit para basılmıştır. Bu paraların
biri üzerinde Murat Bey’in adi geçmektedir.   Ibni Batıda Murat bey;i
Denizli’ye gelişinde bugünkü Devlet Hastanesi’nin bulunduğu tepedeki sarayında
ziyaret etmiştir. Seyahatnamesinde bundan bahsetmektedir. Murat Bey’in iktidara
geçiş ve ölüm tarihleri kesin olarak bilinmiyor. Hatta Murat Bey’in mezarına
bile rastlanmamıştır. Fakat Hastane yakınındaki Murat dede mezarı, halk
tarafından Murat Bey’e addedilmekte ve ziyaret edilmektedir. Buğun Denizli’de 
Murat Dede adıyla bir mahalle bulunduğundan, bazı kaynaklara göre bu mezar Ladik
Beyliği ile ilgi derecesi tespit edilemeyen ve Hisar Savası’nda ölen Murat Bey’e
aittir.   


 


Murat Aslan Bey’den sonra oğlu Issak Bey yerine geçmiş kendi adına para
bastırmış fakat 1402′de Timur Anadolu’yu istila edince Denizli’nin idaresi
Germiyanoglu Y akıp Bey’e geri verilmiştir.   Ankara Savası’ndan sonra
bütün Anadolu’yu ele geçiren Timur, bir müddet sonra Kütahya ve Altıntaş’tan
geçip, Ladik’e gelmiş mevsimin sonbahar olması sebebiyle karargahını Denizli’de
kurarak askerlerini kışlaklara göndermiştir.   


 


O vakitler Tonguzlu denen Denizli’de askerlerin hastalanması sebebiyle, Timur
karargahını havası ve suyu daha iyi olan Karcı ve Hisar Koyu sırtlarına çekmiş,
Menteşeoglu Mehmet Bey ile İsfendiyer Bey Timur’u burada ziyaret ederek ona 
1000 at hediye etmişlerdir.  Timur bir sure Denizli’de kaldıktan sonra,
Serinhisar yoluyla Denizli’den ayrılmıştır. Timur’un Denizli’deki kalış
günlerinde Germiyanoglu Yakup Bey kendisini ziyaret  etmiş, Kütahya ve
Denizli’nin idaresini üzerine almak için onu ikna etmiştir. 


 


LADİK’İN OSMANLILARA GEÇİŞİ Ladik Germiyanoglu Süleyman Sah idaresinde iken,
Osmanlı Devleti günden güne kuvvetlenip sınırlarını genişletiyorlardı. Süleyman
Sah ergen Osmanlılar tarafından gelecek tehlikeyi sezerek, kendini emniyete
almak için kızı Devlet hatunu, I.Murat’ın oğlu Şehzade Beyazıt’a vererek
akrabalık kurmuştu (1381).   


 


Kızına çeyiz olarak verdiği yerler arasında Ladik’te vardı. Beyazıt Han
Denizli’de hamam ve bahçe satın almıştır.. Ladik Ankara Savası’na kadar (1402)
Osmanlılar’da kalmış, savaştan sonra Germiyanogullarının yeniden hakimiyetine
giren Ladik,  nihayet yerine geçecek kimsesi bulunmayan Germi yan Hükümdarı
Yakup  tarafından, II.Murat’a bir vasiyetname ve bütün Germeyen ülkesiyle
birlikte verilmiştir (1428). Böylece Ladik kesin olarak Osm ali Devleti’ne
bağlanmıştır.   


 


Ünlü gezgin Evliya Celebi Denizli’ye uğramış ve 300 yıl öncesinin Denizli’sini 
söyle dile getirmiştir.   “Şehrin çevresinde pek çok akarsular ve
goller bulunduğu için bu isim verilmiştir.  Yoksa denizden 4 merhale
uzaktadır. Kalesi düz yerde dörtgen seklindedir. Hendeği yoktur. Çevresi 470
adimdir, 4 kapısı vardır.Kuzeyinde boyacılar, doğusunda semerciler, güneyinde
Yeni Camii, batısında bağlar kapısı bulunur. Kalede 50 kadar silahlı bekçi
vardır ki dükkanları bekler. Asil şehir kalenin dışında 44 mahalle ve 3600
evlidir. Büyüklü küçüklü 57 camii ve mahalle mescidi, 7 çocuk mektebi, 6 hamamı,
17 tekkesi vardır.   


 


Herkes bağlarda oturduğundan ehil ve ayalleri birbirinden kaçmaz. Birbirleriyle
akraba gibi olmuştur. halkı beyaz ve mavi feraceler giyer. Pamuğu, pamuk ipliği,
beyaz ince sade bezli olup, Anadolu’ya sevk edilir. Halkın kazancı “Beyaz
Denizli Bezi” dir. 

DENİZLİ’NİN ADI VE YERİ

 Denizli
şehri, ilk defa bugünkü şehrin 6 km. kuzeyinde, Eskihisar Köyü
civarında kurulmuştur. Bu şehir M.O.( 261 – 245 ) yılları arasında,
Suriye Kralı II. Antiyokustheos tarafından kurulmuş ve karısının adına
izafeten LAODICIA denilmiştir. Türkler Denizli havalisini zaptettikten
sonra, şehrin suyunun bol bulunduğu bugünkü Kaleiçi mevkiine
naklettirmişlerdir.     
Denizli adına, tarihi kaynaklarda başka başka isimler olarak
rastlamaktayız. Selçuklu kayıtları ve Denizli mahkemesi serciye
sicilleri (Ladik) ismini vermektedir. Ibni Batuta’nın seyahatnamesi
(Tunguzlu) denilmektedir. Mesalikullebsar’da da (Tunguzlu) olarak
kaydedilmiştir.   
 
Timurlenk’in zafer namesini yazan, Ser afettin Zemdi (Tenguzlug) ve
(Tonguzlug) gibi iki isimden bahsetmektedir. Tensiz kelimesi eski
Türkçe’de Deniz demektir. Tunguzlu ise bugünkü imlasıyla Denizli
demektir. Netice olarak Denizli adi, Tunguzlu ve Tunguzlu kelimelerinin
zamanla ağızdan agıza, Denizli kelimesi haline gelmesinden bugünkü
seklini almıştır.  
 
KRONOLOJİ
M.O. 4000′ler
Kalkolitik donem
M.O. 3000 – 2000
ilk Tunç Cağı
M.O. 2000 – 1200/1100
Orta Tunç cağı ve Son Tunç cağları
M.O. 1800
Denizli’nin Arz ava Sayasal Birliği içinde yer olması
M.O. 1200
Deniz kavimleri göçü
M.O. 1100′ler
Deniz kavimleri göçüyle Hitit Devleti’nin yıkılması
M.O. 546
Ahamenis Kralı II.Kiros’un Lidya Krallığı’nı ortadan kaldırması
M.O. 360
Hellespontos, Misya, Lidya ve Karya satraplarının Pers merkezi
yetkesine bas kaldırışı
M.O. 334
Büyük İskender’in Anadolu seferi ile Denizli yöresindeki Pers
etkinliğine son verilmesi
M.O. 246
ll.Antiokus’un karisi Laodikeia’yı ziyareti sırasında Laodikeia
kentinin kurulması
M.O. 188
Roma, Bergama, Selevkoslar arasında barış antlaşmasının yapılması
649
Muaviye’nin Kıbrıs seferi
1070
Türklerin Denizli’de ilk kez görülmeleri
1077
Denizli’nin Türklerce fethi
1097
Kentin Bizansın eline geçmesi
1102
l.Kılıç Arslan’ın Denizli’ye fethi
1119
Denizli’nin yeniden Bizans’ın eline geçmesi
1148
Haçlılar’ın Denizli’den geçmeleri
1190
Frederik Barbaros komutasındaki bir Haçlı Ordusu’nun Denizli’den
geçmesi
1207
Denizli’nin yeniden Türkler’in eline geçmesi
1259
Türkmenlerin Denizli’nin yönetimini ele geçirmeleri
1288
Denizli’nin Germiyanogulları egemenliğine girmesi
1300 – 1368
Denizli’de İnançogulları egemenliği
1368
Denizli’ni yeniden Germiyanogulları egemenliğine girmesi
1391
Denizli’nin Osmanlılar’ın eline geçmesi
1403
Timur’un Denizli’yi Germiyanoğulları’na geri vermesi
1429
Denizli’nin kesin olarak Osmanlı egemenliğine girmesi
1874
Denizli’de ilk Rüştiye Mektebi’nin açılması
1876
Denizli’de ilk Belediyenin kurulması
1879
İzmir-Aydın demiryolunun Sarayköy’e dek uzatılmasına ilişkin bir
antlaşmanın yapılması
1883
Yapılan yönetim değişikliği ile Denizli’nin Sarayköy, Buldan ve Tavas
kazalarının bağlandığı bir sancak haline getirilmesi
1884
Çal Kazası’nın Denizli sancağına bağlanması
1888
Acıpayam Kazası’nın, Denizli sancağına bağlanması, Sarayköy demiryolu
hattının Dinar’a dek uzatılmasının kararlaştırılması
1910
Denizli’nin “Bağımsız Mutasarrıflık” haline getirilmesi
22 Mart 1919
İzmir’de toplanan Reddi İlhak Kongresi’ne Denizli’den bir kurulun
katılması
25 Nisan 1919
İstanbul Hükümeti’nin Şehzade Abdurrahim Efendi başkanlığındaki bir
öğüt kurulunun Denizli’ye göndermesi
15 Mayıs 1919
İzmir’in Yunanlılar’ca işgali üzerine, Denizli’de bir protesto mitingi
düzenlenmesi
16 Mayıs 1919
Yunan işgalinin protesto edilmesi amacıyla Tavas’ta da bir miting
düzenlenmesi
17 Mayıs 1919
İşgale karsı Çal’da bir miting düzenlenmesi
29 Mayıs 1919
Denizli’de Redde-i ilhak Cemiyeti’nin kurulması
8 Haziran 1919
Sarayköy’de bir Kuka-yi Milliye Cephesi’nin oluşturulması
10 Haziran 1919
Denizli Heyet-i Milliye’nin kurulması ve Sarayköy cephesinin
oluşturulması
3 Ağustos 1919
İstanbul Hükümeti’nin Denizli’de incelemelerde bulunmak üzere Jandarma
Genel Komutanı Ali Kemal Paşa’yı göndermesi
7 Ağustos 1919
Denizli Mutassarrıfı Faik Bey’in Dahiliye Nezareti’ne bir telgraf
çekerek, Kuka-yi Milliye’nin dağıtılması buyruğunu geri çevirmesi
18 Ağustos 1919
Denizli delegelerinin Sivas Kongresi’ne katılmak üzere kentten
ayrılması
12 Ocak 1920
Emin Efendi ve Faik Bey’in İstanbul’da toplanan Meclis-i Mebusan’a
Denizli milletvekili olarak katılması
21 Haziran 1920
Çopur Musa çetesinin Çivril’i basması
5 Temmuz 1920
Yunanlılar’ın Buldan’a ve Çal’ın bazı köylerine girmesi
8 Temmuz 1920
Demirci Mehmet EFT’nin adamlarından Soketli Ali EFT’nin Denizli’de
öldürülmesi
9 Temmuz 1920
Denizli’ye giren Demirci Mehmet EFT’nin, Soketli Ali EFT’nin ölümünden
sorumlu tuttuğu 60 kişiyi öldürtmesi
29 Temmuz 1920
Yarbay Nazmı Bey’in 57.Tümen Komutan ive Mutasarrıf vekili olarak
Denizli’ye gelmesi
18 Ocak 1921
Çivril’in Yunan işgaline uğraması
1 Nisan 1921
Çivril’in ikinci bir kez işgale uğraması
30 Ağustos 1922
Çivril’in Büyük Taarruzla birlikte Yunan işgalinden kurtarılması
4 Eylül 1922
Buldan’ın işgalden kurtarılması

BİTLİS

Yazı kategorisi: BİTLİS 16:40 pm yazan: imemleket

Bitlis


Bitlis


 Tarihçiler Bitlis tarihini değişik zamanlardan başlatmaktadırlar. 5000
yıllık, 7000 yıllık tarih gibi. Gerçekte Bitlis tarihi Neolotik Çağ
dediğimiz Yenitaş dönemine kadar uzanmaktadır. Neolitik Çağ, Yenitaş
veya Cilalı Taş Devri denilen bu dönem, Ortataş Devri ile Tunç Devri
arasındaki arkeolojik dönemdir. Bu dönem M.Ö. 3000 yıllarıyla 9000
yılları arasını kapsamaktadır.

Bitlis ve yöresinin yazılı tarih öncesi oldukça karanlıktır. En önemli
nedenleri yüzeydeki buluntuların az olması ve bugüne kadar gerçekçi bir
arkeolojik çalışma yapılmamasıdır.

Bitlis ili sınırları
içerisinde bulunan Süphan ve Nemrut dağlarındaki obsidyen (doğal cam
yatakları), doğrudan olmasa bile dolaylı olarak bu yöre tarihinin
Neolitik dönemine kadar çıktığını göstermektedir. Obsidyen
yataklarından elde edilen doğal camın yontucu, kesici, kazıyıcı olarak
çevredeki yerleşim yerlerinde kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Yine
yapılan çalışmalar sonucunda o döneme ait ticaret yolu Van Gölünün
doğusundan güneye (bugün ki Van ili sınırları içerisinde bulunan
Kalkolitik – Maden Dönemi – yerleşme alanı olan Tilkitepe), batıda ise
Diyarbakır il sınırlarına (Ergani yakınındaki çanak-çömleksiz bir
Neolitik yerleşme yeri olan Çayönü) dek uzanmaktadır.1 Bitlis ilinin
Van ve Diyarbakır arasında yerleşmiş olması, Van’dan Diyarbakır’a
yapılacak ticaretin o dönemlerde ancak Bitlis üzerinden yapılacağı
dikkate alındığında, Bitlis’in Neolitik dönemden beri yerleşme yeri
olduğu bir gerçektir.

Neolitik Çağ, M.Ö. 3000 yıllarında sona
ermiştir. Bu tarihi baz aldığımızda Bitlis’in 5000 yıllık bir tarihe ve
geçmişe sahip olduğunu görmekteyiz. Büyük bir ihtimalle Bitlis’in
tarihi bundan daha da eskidir. Güneybatı Asya ülkelerindeki Neolitik
Çağ M.Ö. 9000-5000, Avrupa ülkelerindeki Neolitik Çağ M.Ö. 6500, Tuna
kıyılarında M.Ö. 5500 olduğuna göre Bitlis’in tarihinin 5000 yıldan
fazla olması, 5000 – 7000 yıllık olması çok kuvvetle muhtemeldir.

TARİH VE KÜLTÜR ŞEHRİ BAYBURT

Yazı kategorisi: BAYBURT 16:40 pm yazan: imemleket

TARİHİ



Mevcut
kaynaklara göre Bayburt şehrinin tarihi M.Ö.3000′li yıllara kadar
uzanmaktadır. Şehir Azziler tarafından kurulmuştur. M.Ö 770-665 yılları
arasında Kimmer ve İskitlerin akınına uğramıştır, İskitlerin (Saka
Türkleri) hakimiyetine giren Bayburt 2500 yıllık  Türk şehridir. Daha
sonra bölge sırasıyla Haldi’ler, Med’ler ve Pers’lerin hakimiyetine
girmiştir.


M.Ö. 2.
YY.dan itibaren Pontus Krallığına bağlı olan Bayburt M.Ö. 40 yıllarında
Roma hakimiyetine girmiştir. Bir müddet Roma İmparatorluğu hakimiyetinde
kalan şehir bu imparatorluğun ikiye ayrılması üzerine Doğu Roma
toprakları içinde kalmıştır. Bizans İmparatorluğu teşkilatına göre ülke,
bugünkü eyaletlere benzer bir takım temalara ayrılmıştı Bayburt Haldia
“tema”sına (eyaletine) bağlıydı ve bu eyaleti meydana getiren yedi
piskoposluğun dördüncüsünü teşkil etmekteydi. İmparator Justinianus
tarafından kalesinin tahkim ve tamir edildiği bilinen Bayburt, Arap
fetihleri sırasında Bagrat sülalesinin hakimiyeti altında bulunmaktaydı.
M.S.705 yılında Emevilerin eline geçen Bayburt 715 yılında Bizanslılar
tarafından geri alınmıştır. 850 yıllarından soma Türklerle Bizanslılar
arasında sürekli savaşlara sahne olan Bayburt ve yöresi Türk’lerin
Anadolu da ilk yerleştikleri bölgelerdendir. Tuğrul Bey’in Anadolu
seferi (1054) sırasında Bayburt, Çoruh nehri ve Karadeniz dağlarına (parhar)
kadar uzanan sahalara akınlarda bulunan Selçuklu kuvvetlerinin
hücumlarına maruz kaldı ise de fethedilemedi. Kesin Türk hakimiyeti
Malazgirt Zaferi’nden sonra gerçekleşti. Şehir, 1072′den 1202′ye kadar
bazen Erzurum yöresinde hüküm süren Saltuklular’ın bazen de
Danışmendiler’in hakimiyetinde kaldı. Bir ara Trabzon İmparatoru I.Alexis
Comnen’in kumandanı Theodore Gabras tarafından işgal edildiyse de kısa
süre sema yeniden Danışmendliler hakimiyetine girdi (1098). Selçuklular
1202′de Saltuklu devletine son verince Bayburt’u da ele geçirdiler.
Bayburt’un asıl gelişmesi, Süleyman Şahın kardeşi Erzurum Meliki
Mugisüddin Tuğrul Şah ve oğlu Cihan Şah (1202-1230) döneminde oldu.
Tuğrul Şah Bayburt Kalesi’ni Trabzon İmparatorluğundan gelecek
tehlikelere karşı yeniden inşa ve tahkim etti. L Alaaddin Kevkubad
zamanında Moğollar’a karşı sınırlar kuvvetlendirilir ve yeni kaleler
yaptırırken Bayburt,Erzurum ile birlikte Anadolu Selçuklu Devleti’nin
merkezi olan Konya’ya bağlandı. 1243 Kösedağ savaşının ardından
Moğulların Anadolu’yu istilası sırasında, şehir yapılan antlaşma gereği
Selçuklu idaresinde kaldı. Bu durum 1291 ‘de burada Il. Gıyaseddin Mesud
adına para basılmasından anlaşılmaktadır.


İlhanlılar devrinde Tebriz -Trabzon yolu üzerinde bulunması dolayısıyla
daha da gelişen Bayburt, Ceneviz ve Venedik kervanlarının konakladığı
bir yerdi. Moğolistan’a giderken buraya uğrayan Marko Polo şehirde
zengin Gümüş madenlerinin bulunduğunu belirtir. Hatta ilhanlılar buradan
yüklü bir vergi geliri (21.300 dinar) temin ediyorlardı. Bu dönemde
Diirül CeHil unvanı ile anılan ve iktisadi bakımdan canlılık kazanan
şehir aynı zamanda küçük bir kültür merkezi durumundaydı. Burada
Mahmudiye ve Yakudiye medreseleri kurulmuş, Mevlevilik gelişme
göstermiş, ayrıca Ahilik teşkilatı oldukça yayılmıştı. Son ilhanlı
hükümdarı Ebu Said Bahadır Han’ın ölümünden sonra (1334) Bayburt
Eretnaoğulları’nın eline geçti. Eretnalılar döneminde zaman zaman
Erzincan emirlerinin hücumlarına maruz kalan ve onlar tarafından zapt
edilen şehir daha sonra Mutahharten in idaresine girdi. Fakat çok
geçmeden Kadı Burhaneddin zamanında Akkoyunlu beylerinden Kutlu Beyoğlu
Ahmet Bey’in yardımı ile alındı ve ardından Kadı Burhaneddin tarafından
Ahmet Bey’e ikta edildi. Bir ara Karakoyunlu hükümdarı Kara Yusuf
tarafından zapt edildiyse de kısa bir zaman sonra Akkoyunlu Karayülük
Osman Bey bu bölgeyi yeniden ele geçirdi ve şehri kardeşinin oğlu Kutlu
Bey’e verdi. Bundan sonra uzun süre Akkoyunluların elinde kalan Bayburt
ve yöresi 1501′ de Safeviler tarafından alındı. O sıralarda Trabzon
sancak beyi olan Şahzede Selim bu bölgeye akınlarda bulundu (1507),
tahta çıktıktan sonra da İran seferine giderken bir kısım kuvvetleri
Bayburt üzerine gönderdi. Yanya sancak beyi Mustafa Bey ile Trabzon
sancak beyi Bıyıklı Mehmed Bey (paşa) idaresindeki Osmanlı kuvvetleri,
Sah İsmail’in emirlerinden Kara Maksud-i sultan’nın müdafaa ettiği
Bayburt’u aldılar (Ekim 1514). Bayburt Erzincan ile birlikte Trabzon
Beyi Bıyıklı Mehmed Paşa’ya verildi ve bir sancak merkezi haline
getirildi. Osmanlı idaresinde Bayburt doğu sınırına yakın bir kale şehir
olarak stratejik önemini bir süre korudu. Kanuni’nin İran seferi
sırasında önemi daha da artan Bayburt kalesi 1541′ de esaslı bir tamir
gördü. 1553′te Şah Tahmasb’ın akınlarına maruz kalan şehir XIX. Yüzyıla
kadar önemli bir olaya şahit olmadı.


      
1828-1829 Osmanlı-Rus savaşı sırasında Rus birliklerinin işgaline
uğradı. 1878 ve 19l6′da Ruslar tarafından işgal edilen Bayburt bu
işgaller sırasında geniş ölçüde tahrip edildi. Osmanlılar zamanında bir
sancak merkezi durumunda olan Bayburt fethedildikten hemen sonra
Erzincan ile birlikte sancak statüsü kazanmıştır. Sancak Beyi daima
Bayburt’ta otururdu. Sancak, Erzurum beylerbeyliği kurulana kadar zaman
zaman Diyarbekir’e zaman zaman da Rum beylerbeyliğine bağlandı. lrakeyn
seferi sırasında (1534) Kemah ve Bayburt Sancakları birleştirilerek
Dulkadiroğulları’n dan Alaüddevle’nin torunu ve Şahruh’un oğlu Mehmed
Han’a verildi. Sefer dönüşü Erzurum beylerbeyliği kurulup Mehmed Han’a
verilince (1534) Bayburt ve Kemah sancakları da Paşa sancağı haline
geldi. Erzurum o sırada harap bir halde bulunduğu için l548′e kadar
buraya tayin edilen ilk beylerbeyi Bayburt’ta otururlardı. 1551′den
sonra sancak statüsünü kaybeden Bayburt Erzurum’un bir kazası oldu. 1631
de yeniden adı geçen eyaletin livası haline geIdiyse de daha sonra yine
bir kaza olarak Erzurum’a Bağlandı. 1878 Berlin antlaşması ile Kars ve
Ardahan Ruslara verilince Çıldır sancağının merkezi oldu, fakat idari
zorluk yüzünden sancak merkezi 1888′de tekrar Erzurum’a nakledildi
1516-1518′de Bayburt sancağı Bayburt, Kelkit, Sadak, Kovans, Tercan-ı
Ulya, Tercan-ı Süfla nahiyelerinden meydana geliyordu. 1520-1530
döneminde sancağın sınırları genişledi. Bağlı kaza ve nahiye sayısı
artırıldı. Bu sırada sancağa Şoğayn, Erzurum, İspir, Tekman, Yağmurdere
de bağlı bulunuyordu. Ancak muhtemelen 1535 ten sonra Erzurum ve
İspir’in ayrı sancak olması sınırların daralmasına yol açtı ve Bayburt,
Kelkit, Kovans ve Tercan nahiyelerinden oluşan küçük bir sancak haline
geldi. 1551 ‘den sonra kaza durumuna getirilince Kelkit, Kovans ve
Yağmurdere nahiyeleri buraya bağlandı. 1927 ‘ye kadar Erzurum’a bağlı
olan Bayburt bu tarihte Gümüşhane’ye bağlandı. 21.06.1989 tarihinden
itibaren 3578 sayılı yasa ile il statüsüne kavuştu…


BAYBURT ADININ KAYNAĞI

      
Şehrin adı ve ne zaman kurulduğu hakkında ki bilgiler çok kesin
değildir. Bu gün bilinen isminin Ortaçağ Ermeni kaynaklarında: Payberd,
Bizans kaynaklarında; Payper, Baberd, Paypert. XIII. Yüzyıl sonlarında
bu bölgeden geçen Marko Polo’nun seyhatnamesinde; Paipurth, Baiburt.
Arap kaynaklarında; Babirt, II. Mesud adına 1291 ‘de basılan bir parada
Baypırt. Akkoyunlu tarihinden bahseden çağdaş eserlerde Papirt şeklinde
geçen kelimenin son hecesi Berd’in “yüksek kale” anlamına geldiği
bilinmekteyse de ilk hecesine bir mana verilememektedir. 1647 yılında
şehri ziyaret eden Evliya Çelebi Bayburt adının zengin manasına gelen
“Bay” belde manasına gelen “yurt” gibi iki kelime ile izah eder. Osmanlı
dönemine ait kaynaklar ise ismi bu günkü söylenişine uygun olarak
Bayburt şeklinde kaydederler.



COĞRAFYA

       
Bayburt ili 40 derece 37 dakika Kuzey Enlemi ile 40 derece 45 dakika
Doğu boylamı, 39 derece 52 dakika Güney enlemi ile 39 derece 37 dakika
ban boylamları arasında yer alır. Doğusunda Erzurum. batısında
Gümüşhane, kuzeyinde Trabzon ve Rize, güneyinde Erzincan illeri ile
çevrili Anadolu’nun kuzey doğusunda Çoruh Nehri kenarında ve denizden
1550 m. yükseklikte kurulmuş 3652 km2 yüzölçümlü bir ildir.


YERYÜZÜ ŞEKİLLERİ


Bayburt ve çevresi yeryüzü şekilleri bakımından genel olarak üç bölümden
oluşmaktadır. Birincisi; ‘Sahanın batı yarısını oluşturan Bayburt ovası.
ikincisi ise akarsuların oluşturduğu vadiler ve üçüncüsünü de; yörenin
etrafını çevreleyen ve doğu yarısında yer tutan dağlık alanlardır.

  
OYALAR :

Yaklaşık olarak 900 km2 ‘yi bulan Bayburt ovası, esas itibariyle dört
bölümden oluşmaktadır. Güneydoğu bölümünü oluşturan Keçevi düzü
1600­-1750 metreler arasında yer tutar, batı kesiminde yer alan Monnuş
düzlüğü 1550-­1600 metreler arasındadır. Üçüncü bölümü oluşturan
Aydıntepe ovası, kuzeyde yer alır. Bu ovanın yükseltisi 1450-1550
metreler arasındadır. Dördüncüsü ise, kuzeydoğuda, Değirmencik suyu ile
Çoruh nehrinin birleştiği kesimde, Bayburt şehrinin kuzeyinde yer alan
Düzeker ovasıdır. Yüzölçümü bakımından az olan bu ovanın uzunluğu 35 km,
genişliği 10 km’yi geçmez, yükseltisi ise diğer üç ovadan az olup,
1400-1500 metreler arasındadır. Bu ova ve düzlüklerin kuzey ve güneyinde
yer alan birikinti yelpazeleri üzerinde yerleşme merkezleri ve bilhassa
köyler kurulmuştur.

 


DAĞLAR :

Dağlık alanlar saha yüzölçümünün % 45′ini oluşturmaktadır. Bayburt
Ovası’nın etrafında sahanın doğu yarısında dağlık alanlar yer almakta ve
ovanın kuzeyinde ve güneyinde yüksek sıradağlar bulunmamaktadır. Güneyde
yer alan dağların başlıcaları; batıdan doğuya doğru, Pulur (2300 m),
Otlukbeli (2520 m), Saruhan (2400 m), Çoşan(2963 m), Kop (2600 m) ve
Çavuş kıran (2850 m) dağlarıdır. Sahanın kuzey kesimindeki dağlar,
batıdan doğuya doğru. Zülfe (2750 m), Kemer (2856m), Soğanlı (2750 m),
Haldizen (3000 m), Kırklar (3350 m) dağlarıdır. Çoruh nehrinin çizmiş
olduğu yayın orta bölümünde oluşan sahanın doğu kesiminde, nispeten
yüksek tepeler (2250-250Om) yer almaktadır. Kaledere tepesi (2500 m),
Ziyaret tepesi (2400 m) gibi.

 

 


YAYLALAR :

İlimiz, Coğrafi konumuyla, ülke genelinde fazlaca yaylaya sahip
illerinden biridir. Yaylalarımız genel olarak Kop ve Soğanlı dağlarında
bulunmaktadır, Bunlardan bazıları Aydıntepe, Akbulut, Cumavank Otlukbeli.
Yazyurdu, Yoncalı. Tohnovi, çavdar, Somarova, Karakaya, Menge,
Seydiyakup, Kavlatan, Akkoyun Solkan, Gümüşdamla, Yaylapınar, Üzengili,
Kuşmer, Gökçedere, Dumlu, Günbuldu, Şur, Irmak, Eser, Çukur, Ardıçgöze,
Armutlu, Göloba, Çençül ve Kop yaylaları.

 


AKARSULAR VE GÖLLER :

İlimizin ve ülkemizin en önemli su kaynaklarından biri olan Çoruh nehri,
kaynağını Mescit dağlarından 3239m. alarak il sınırlarına güney doğudan
girmektedir. Nehrin oluşması esnasında Masat vadisinden gelen ana kaynak
ile Kop dağlarının eteklerinden gelen kop suyu maden bucağında birleşir.
İlimiz gölleri genelde krater gölleri olup, Soğanlı Dağları üzerinde yer
almaktadır. Bunlardan bazıları Haldizen (Balıklı Göl), Göloba (Atlı Göl)
V.s.

 


İKLİM


Bayburt’ta doğu Karadeniz iklimi ile doğu Anadolu iklimi arasında,
karasal özellikleri ağır basan bir geçiş iklimi hüküm sürmektedir. Bu
nedenle yazları sıcak ve kurak, kışları ise soğuk ve yağışlı geçmektedir.
Ancak, gerek ortalama yüksekliğin azlığı, gerekse vadiler sisteminin
oluşturduğu “Mikroklima” sayesinde Doğu Anadolu’ya göre iklim
yumuşaktır. Yaz günleri genellikle Mayıs­-Eylül ayları arasında kendini
göstermektedir. Bayburt’ta yağışlı günler 102, ortalama yağış 433,4 mm
dir. En yüksek sıcaklık 36,2 C (20.07.1962) ve en düşük sıcaklık -26,2 C
(29.l.l964), ortalama ısı ise 7,0 C derecedir.

 


 
  

BİTKİ ÖRTÜSÜ 

     Bitki örtüsü açısından çeşitlilik göstermesine rağmen, zengin değildir.
İl arazisinin % 27si ekilebilir arazi, % 2’si çayır, % 3′ü Orman, % 49′u
Mera ve yayla, % 19′u ise kayalık ve bozlardır.

 


ORMANLAR :



Çok eski yıllarda çamlık olduğu bilinen bu yörede, bilinçsiz kesim,
yangın ve teknolojik hareketler sonun da bu gün orman yok denecek kadar
azdır. Çoruh vadisi bölümlerinde meşenin hakim olduğu dağınık ağaç
toplulukları mevcuttur. Yer yer kızıl çam, ardıç, gürgen, yabani armut
(ahlat) ve bodur dağ kavaklarına rastlanmaktadır. Su kaynakları boyunca
kavak ve söğüt ağacı varlığı da önemli yer tutmaktadır. Son yıllarda
ağaçlandırma çalışmalarına hız verilmiş olup, bu çalışmalara katkı
sağlayan Bayburt Orman Fidanlık Müdürlüğü 1948 yılında Ağaçlandırma ve
Fidanlık Şefliği, 1964 Yılından itibaren de fidanlık sahası
genişletilerek “Orman Fidanlık Müdürlüğü” olarak faaliyetlerini devam
ettirmektedir. 535.780 m2′lik fidanlık alanına sahip olan Müdürlükte
üretilen ağaç çeşitleri: Çıplak köklü, tüplü ve tenekede sarıçam, Y.
Karakavak, Y.Akasya, A.Akçaağaç, Dağ Akçaağaç’ı, İğde, Dişbudak,
Kuşburnu, Meşe, Ceviz, S. Söğüt ve Huş türleridir.

 

 


AĞAÇLANDIRMA ÇALIŞMALARI :

Bayburt Valiliğince 1995 Yılında projelendirilerek uygulamaya konulan
Aslan dağı Vilayet Ormanı ağaçlandırma sahasında; 6921 hektar alan
kamulaştırılarak 1996, 1997, 1998 yıllarında toplam .438 adet Sarıçam,
Akasya, Aylantus,S.Söğüt, N.Söğüt, Süs ağacı, Akçaağaç, Y.Akasya
türlerinde ağaçlar dikilmiş, halen 12.000 Hektarlık projenin çalışmaları
devam etmektedir. Eski bir ormanlık olan alanın korumaya alınmasıyla
bölgede çok fazla sayıda Kuşburnu ve Ardıç fidesi filizlemiştir.


1994 yılında Ağaçlandırma ve Erozyon kontrol Genel Müdürlüğünün birimi
olarak kurulan Bayburt AGM Başmühendisliği tarafından 1998 yılında
Erozyondan koruma olarak ağaçlandırmaya ayrılan Aslan dağı vilayet
ormanındaki 100 hektar alanın tümüne 145.000 adet ağaç dikimi yapılmış,
bunların 92.000 adeti Enso tipi tüplü Sarıçam, 20.000 adeti tüplü
Sarıçam, 10.000 adeti çıplak köklü Sarıçam ve 23.000 adeti yapraklı
(Y.Akasya-Akçaağaç) fidandır.


Bayburt Belediyesince 1995, 1996, 1997, 1998 ,2000,2001,2002,2003,2004 
yıllarında Bayburt’u güzelleştirmek ve yeşil bir örtüyle kaplamak
amacıyla “yeşil kuşak “projesi doğrultusunda Çam, Dişbudak, Karaağaç,
Huş, Çınar, Ladin, Asma söğüt, Sedir, Ateş dikeni, Mazı; Meyve ağaçları,
Ligustrum vb çeşitlerde olmak üzere toplam 200 000 adet yetişkin fidan
dikilmiştir. Aynı proje kapsamında ağaçlandırma çalışmaları devam
etmektedir.

 


KüLTüR

TURiZM

     Bayburt M.Ö.3000 yıllarına kadar uzanan bir yerleşim merkezidir. Tarihte
daima mücadele edilen topraklar üzerinde bulunması nedeniyle her dönemde
askeri ve kültürel açıdan önemli bir merkez olma özelliğini korumuştur.
Bayburt’un Tarihi ipek yolu üzerinde yer alması Trabzon-Tebriz arasında
seyahat edenlerin özellikle Venedik ve Ceneviz kervanlarının emniyetli
konaklama ihtiyaçlarına cevap vermiş ve birçok banlı ve doğulu seyyahın
uğrak yeri olmasını sağlamıştır. Bu seyyahlardan Xenophon, Marco Polo,
W.Hof Meister, İbni BaUıta ve Evliya Çelebi; gezi notlarında Bayburt’tan
bahsetmişler, kentin o günkü durumunu ve geçirdiği talihsizlikleri
günümüze kadar ulaşmamışlardır. İlk çağlardan bu yana Bayburt ve çevresi
mimari alanda pek çok etkinliklere sahne olmuş. Başta kale olmak üzere,
camiiler, medreseler, hamamlar, bedestenler, hanlar, türbeler ve
köprüler inşa edilerek halkın hizmetine sunulmuştur. Ancak bu eserlerin
bir çoğu ilin geçirdiği istila ve tahribatlar sonucu günümüze kadar
ulaşmamışlardır.


Tarihi ve kültürel eserleri yanında ilimiz; yayla, kış sporları, rafting
ve diğer turizm aktiviteleri açısından ideal özellikler arz etmektedir.
Şöyle ki; ülkemizde turizm açısından yeni alternatif bölge olarak
görülen Karadeniz Bölgesinin, iç kesimlerinde yer alan İlimiz kıyı
şeridinin bunaltıcı sıcak yaz aylarında tertemiz doğal çevresi, renk
renk çiçeklerin açtığı, billur gibi suların aktığı yaylaları ile,
planlama çalışmaları bitirilip yatırımların başlatıldığı Kop Dağı Kayak
ve Kış Sporları Merkezi, doğal kayak pistleri ve geçici olarak kurulan
baby liftlerle birer cazibe merkezi olma özelliklerini taşımaktadırlar.


Dünyanın Rafting ve kano sporları açısından sayılı merkezlerden biri
olan Çoruh Nehri de, İlimize ayrı bir renk katmaktadır. Bayburt’un
mahalli el sanatlarından olan İhram, Kilim ile bunlardan yapılan çeşitli
turistik eşyalar ilimiz açısından ayrı bir değer taşımaktadır. İlde
yıllardan beri yürütülen ata yadigarı “Cirit” oyunlarımız, Manda ve Boğa
güreşleri ile zengin Folklorik değerlerimizden halk oyunlarımız birer
ilgi odağıdır. İlki 1995 yılında başlatılan ve her yıl Temmuz ayının
üçüncü haftasında düzenlenen “Bayburt Dede Korkut Kültür-Sanat Şöleni”
turizm açısından ilimize büyük bir canlılık getirmekte ve kültürel
ilişkilerin güçlenmesine vesile olmaktadır.


Yeni illerimizden biri olan Bayburt Karadeniz bölgesini Doğu Anadolu ‘ya
bağlayan transit yol üzerinde bulunması nedeniyle dün olduğu gibi bu
günde önemini devam ettirmekte olup, yakın bir gelecekte Türk Turizmi
içersinde hakkı olan gerçek yerini alacaktır.

 


TARİHİ
ESERLER



KALELER

    BAYBURT KALESİ :
Zigana ve kop dağlarından aşılarak ulaşılan Bayburt kalesi aynı zamanda
Karadeniz’i Basra körfezine bağlayan ticaret yolu üzerinde
bulunmaktadır. Bu yolu izleyen her seyyahın uğradığı kalenin adı, önemi,
ihtişamı ve günlük yaşayışıyla ilgili pek çok bilgi mevcuttur. Şehrin
kuzeyinde yalçın kayalar üzerinde inşa edilmiş olan kalenin kimler
tarafından yapıldığı kesinlikle bilinmemektedir. İlk yapının Ermenilere
ait olduğu ileri sürülürse de, Bağrat sülalesi zamanında (885-1044)
varlığından söz edilen Bayburt kalesinin çok daha önce miladın ilk yüz
yıllarında mahalli prens ve krallıkların mücadelelerinde rol oynadığı
anlaşılmaktadır. Kborenli Movses’den öğrenildiğine göre Bağratların
geliştikleri devrede 1.asırda Bağrat’lı Piurad oğlu “Senbad” (Asbed)
süvari başbuğu ve batı ordusu başkumandanı olarak atabeyliğini yaparak
kurduğu hükümdar çocuklarını kendi müstahkem yerleri olan “Papert”yani
Bayburt kalesine 58 yılında götürmüştür. Bundan da anlaşıldığı gibi
Bayburt kalesinin 58 yıllarından önce kurulduğu ortaya çıkmaktadır. Kale
Türklere geçmeden önce Roma, Ermeni, Bizans, Arap ve Kommenos
hakimiyetinde kalmıştır. Zengin bir tarihe sahip olan Bayburt kalesinin
bir çok defa onarım gördüğü duvarlarında görülen farklı inşaat ve tarihi
kaynaklardan anlaşılmaktadır. Buna göre Selçuklu hükümdarı II.Kılıçarslan’ın
oğlu ve Erzurum  Meliki olan Tuğrul Şah (Ö.622/1225) özellikle Trabzon
İmparatorluğu’ndan gelecek saldırılara karşı müstahkem bir mevki olan bu
kaleyi adeta yeniden inşa ettirmiştir. Kale üzerinde bu yapımı
belgeleyen 20 adet Arapça kitabe mevcuttur. Daha çok kapılarla şehre
bakan cephelerdeki burçlarda yoğunlaşan kitabelerin 17.’ si Tuğrul Şah
dönemi 1 adeti Kanuni dönemi diğer 2 adeti okunamamıştır. Bir müddet de
Akkoyunlular’ın elinde kalan kale 1514 yılında Osmanlılar’a intikal
ettikten sonra Kanuni Sultan Süleyman ve III. Murat Dönemlerinde de
Büyük onarımlar görmüştür. 1647′de Bayburt’u ziyaret eden Evliya Çelebi
kale içinde 300 evlik bir mahalle ile Ebü’l Feth camii’nin bulunduğunu
yazmaktadır .Zaman zaman işgal ve tahribata uğrayan kale son olarak 1828
Osmanlı-Rus savaşı sırasında Ruslar tarafından büyük çapta tahrip
edilmiştir.


Ayrıca bu kaleye “Çinimaçin” kalesi de denmektedir. Kaleye bu ismin
verilmesine sebep olan çini süslemelerdir. Bunların dış yüzeylerinde
tezyinat olarak mor ve yeşil renkli firuze çiniler kullanılmıştır. Gerek
savaşlar, gerekse tahribatlar yüzünden bugün bu çinilerden eser
kalmamıştır.


Bayburt kalesi, Dede Korkut hikayelerinden “Kam Büre Oğlu Bamsı Beyrek
Boyunu Beyan Eder” adını taşıyan hikaye de Beyrek (Bey Böyrek veya Bamsı
Böyrek)’in fethedip ün kazanmak üzere yola çıktığı kaledir.

 


SARUHAN KALESİ :

ilimiz merkezine 35 km. mesafede bulunan Saruhan köyündeki kalenin
gözetleme amacıyla yapıldığı tahmin edilmektedir. Trabzon’da bulunan
Pontus imparatoru Mithridates savunma amacı ile Gümüşhane-Bayburt-
Kelkit ve Erzincan bölgelerinde 75 adet kale yaptırdığı tarihi
kayıtlarda mevcuttur. Bu kalenin onlardan biri olduğu sanılmaktadır.
Kalede tarihi aydınlatacak herhangi bir kitabe mevcut değildir.


Bu kalelerden başka, Saruhan kalesi gibi savunma ve gözetleme amacı ile
kurulan ancak günümüzde, harabe durumda olan Demirözü ilçesine bağlı ve
İlimiz Merkezine 40 km. mesafede Bayrampaşa köyünde bulunan Kale
kalıntıları, yine ilimiz merkezine 42 km .mesafede bulunan Kitre köyü
kale kalıntıları ve ilimiz merkezine 27 km. mesafede bulunan Çayıryolu
(Sünür) köyü kale kalıntıları mevcuttur.



CAMİLER VE MESCİTLER


BAYBURT ULU CAMİİ :

Anadolu Selçuklu Sultanlarından II. Gıyaseddin Mesut (1282-1298)
zamanında yaptırıldığı kabul edilen caminin pek çok onarımlar gördüğü
bilinmektedir. Son olarak 1967 yılında tümü ile ele alınıp ana plana
uygun olarak yaptırılan caminin minaresi, mihrap önü kubbesine geçişi
sağlayan mukamash tromplardan bir kaçı ve asıl ibadet alanına açılan iki
kapı orijinal yapıdan kalınadır. Caminin kuzey doğusunda bulunan
minaresinin kaidesinde geçirdiği son büyük onarımı belgeleyen 1850
tarihli kitabe bulunmaktadır kare kaideli minarenin sekiz yüzlü
pabuçluğunda ve yuvarlak gövdesinde geometrik ve bitki motifli mozaik
çiniler Anadolu Selçuklu çinilerinin ilginç özelliklerini sergiler.
Ayrıca caminin son cemaat yerinde beş kitabe mevcut olup, bu
kitabelerden mihrabın iki yanında yer alanlar Osmanlıca iki ferman
metnidir ve kadıların ça- lışma düzeni ile ilgilidir. Mihrabın hemen
üstündeki kitabe Arapça bir kümbet kitabesidir ve 619/1222 ta­rihlidir.
Dışta duvar üzerindeki kitabe ise bir medrese kitabesidir, 1293/1820
tarihlidir. Son cemaat yerinin batı duvarındaki kitabe tam
okunamamıştır.  
    

 



  PULUR (GÖKÇEDERE) FERAHŞAT
BEY CAMİİ :

Demirözü ilçesine bağlı Pulur (Gökçedere) kasabasında Akkoyunlulardan
Korkmaz Beyin oğlu Ferahşat Bey tarafından 1517 M. (923 H.) yılında
yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Yapı Osmanlı mimarisindeki tek kubbeli
cami tipindedir. İki renkli kesme taşlardan özenle yapılmış olan caminin
dışarıdan değişik malzeme kullanımı açısından ilk dikkati çeken
yerlerinden birisi tuğladan minaresidir. Ferahşat Bey yapılar
topluluğunun cami, medrese, han, hamam, imaret ve konuk evinden oluştuğu
bilinmektedir. Günümüzde han, imaret ve konuk evinden hiçbir iz kalmamış
olup hamam ise harabe durumundadır.

 

 


 
SÜNÜR (ÇAYIRYOLU) KUTLU BEY CAMİİ :

Akkoyunluların kurucusu Turali Beyoğlu Fahrettin Kutlu bey tarafından
yaptırılan caminin, kapısı üzerindeki kitabeden M.1550 (H.957) yılında
onarıldığı anlaşılmaktadır. Caminin minaresi ise M.1676 (H.I087)tarihli
bir kitabeye sahiptir. 1548′de İran şahı Tahmasp ordusu ile bu bölgeye
hücum ederek etrafı yağma ettikleri gibi rast geldikleri insanları
öldürmüşler, bazı cami ve medreseleri yıkmışlardır. Bu arada Kutlu beyin
camii’de tahrip edilmiştir. Bu hadiseyi anlatan kitabe, caminin kapısı
üzerindedir. Cami ayrıca Kanuni Sultan Süleyman döneminde (1550 yılında)
onarım geçirmiştir.

 

 

  
YUKARI HINZEVEREK (ÇATALÇEŞME) CAMİİ :



Demirözü ilçesi Çatalçeşme köyünde bulunan caminin üzerinde kitabe
mevcut değildir. Ancak Pulur ve sünür’e yakın olması ve taşıdığı
özellikleri itibariyle birbirine benzemesi caminin bir Akkoyunlu eseri
olduğu kabul edilmektedir. Cami değişik zamanlarda onarım görmüştür.

 

  
YAKUTİYE (YENİ) CAMİİ :

Bu cami Bayburt Cumhuriyet Caddesi üzerinde, eski Yakutiye Medresesinin
bulunduğu alan üzerindedir. Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Bayburt halkının
yardımlaşması ile 1913-1915 yılları arasında yapılmıştır. Cami ve
minaresi tamamen kesme taştan olup, işçiliği taş işleme sanatının güzel
örneklerindendir.

 

  
ZAHİT EFENDİ CAMİİ :



Merkez Zahit Mahallesinde bulunan cami 1514-1515 tarihleri arasında
bugün aynı mahalleye ismi verilen Zahit Efendi tarafından
yaptırılmıştır. Bir kaç kez onarım gören cami ve minaresi orijinal
yapısını muhafaza etmektedir. Evliya Çelebi Bayburt u ziyaretinde bu
camiden bahsetmiştir.

 

  
PULUR (GÖKÇEDERE) MEDRESESİ :

Pulur Camii avlusunda bulunmakta olan ve L şeklinde tek katlı bir
yapıdır. Ferahşat Bey tarafından yaptırıldığı sanılan Medrese daha sonra
Akkoyunlu soyundan Süleyman Bey tarafından onartılmıştır. Medresenin
1517 yılında biti­rildiği sanılmaktadır. Medresenin girişlerinde Farsça
beyitler mevcuttur.

 

  
EDESTEN (TAŞHAN)


:


Bayburt Bedesteni Ulucami yakınında ve çarşı içerisindedir. Ne
zamanyapıldığı belli değildir. Geçirdiği bir yangından sonra kitabeleri
kaybolmuştur. Bugün depo olarak kullanılan bedesten üç bölümden meydana
gelmektedir. Evliya ÇELEBİ XVII. yüzyıl başında Bayburt’u ziyaret
ettiğinde bu bedestenden “gayet, süslü ve zarif diye bahsetmektedir.

 


TÜRBELER

   DEDE KORKUT TÜRBESİ :
İlimizin güney doğusunda merkeze bağlı 39 Km. mesafede ki Masat köyünün
hemen çıkışında yapılış şekli ve mimarı tarzı ile çok eskilere uzanan ve
halk arasında Ali baba diye geçen türbe Ali baba (Büyük Baba) anlamında
kullanılan ve bütün Türk dünyasını yakından ilgilendiren, Dede Korkut ‘a
ait olduğu söylenen türbedir. Türbenin üzerinde eski Türkçe 718 rakamı
görülmektedir. Yapılış şekli ve kullanılan malzeme bakımından adı geçen
kişiye ait olabilecek karakterdedir. Anıt türbe Orhan Şaik Gökyay’ın
1986 Basımı Dede Korkut Hikayeleri Kitabında resimli olarak yer
almaktadır.

 

 

   ŞEHİT OSMAN TÜRBELERİ:


Şehrin batısında Şehit Osman Tepesinde bulunan her iki türbenin
Saltukoğullarına ait olduğu şeklinde görüşler mevcuttur. Buna göre
türbeler saltuk kumandanlarından Mengüç Gazİ’nin kardeşi Osman ve kız
kardeşine aittir. Üzerlerinde bulunan kitabeler çok silik olduğu için
okunamamaktadır Şehrin batısındaki kayalık tepeye adını veren bu
türbeler, sarı taştan yapılmış olup taş işleme sanatımızın güzel
örneklerindendir.

 

 

    

AHMEDİ ZENCANİ TÜRBESİ (KÜMBET) :


Halk arasında “Kümbet” diye isimlendirilen bu yapı ilimiz Cumhuriyet
İlkokulu karşısındadır. Yapının Ahilerden Ahmet-i Zencaniye ait olduğu
bilinmektedir. Ahmet-i Zencani İlhanlı hükümdarı Olcaytu Hüdabende Han
zamanında, Emir Mahmut tarafından yaptırılan Mahmudiye ve Celaleddin
Hoca Yakut tarafından yaptırılan Yakutiye medreselerinde çalışmış, ilim
ve kültür hareketlerinde şöhret bulmuş bir şahıstır. Yapının H.1200
tarihli onarım kitabesi vardır. Sekiz kenarlı bir poligon durumunda olan
kümbetin içinde kare şeklinde bir mezar odası mevcut olup, çatısı
piramit şeklinde yapılmıştır. Türbenin 1315­-1325 yılları arasında
yapıldığı sanılmaktadır.

 

    SÜNÜR (ÇAYIRYOLU) KUTLU BEY TÜRBESİ :
Akkoyunlu devletinin kurucularından Turali Beyoğlu Kutlu Bey’e ait olan
bu türbe kendisi tarafından yaptırılan caminin 30 m doğusunda
bulunmaktadır. Türbede kendisinin ve ailesinin mezarları bulunmaktadır.
Türbenin özellikle Şah Tahmasp’ın bu bölgede yaptığı tahribatlar nedeni
ile bir bölümünün yıkılması kitabelerinin tahrip oluşu sebebi ile
yapılı_ tarihi hakkında bilgi mevcut değildir. Ancak Kutlu Bey’in 1389
yılında öldüğü bilindiğine göre türbenin bu yılda yapıldığı
sanılmaktadır. Yine bu türbede bulunan bir başka kitabe 1659/1660
M.(H.I070) yılında onarım gördüğü sanılmaktadır.

 

 

     YANBAKSI (GÜNEŞLi) KÜMBETİ :


Halk arasında “Yanbaksı Kümbeti”adı ile anılan bu yapı, il Merkezi ile
Demirözü ilçesi arasında bulunmaktadır.Yapının tarihini aydınlatacak bir
kitabesi yoktur. Halk arasında bu kümbetin Otlukbeli savaşında şehit
olan Seyyid Kasım adında bir kişiye ait olduğu söylenmektedir. Kümbetin
Danişmentliler dönemine ait olabilecek karakter taşıdığı görülmektedir.
Sekizgen bir taban üzerine oturmuş ve kesme sarı taşlardan inşa
edilmiştir

 

    
BEY BÖYREK (BAM Si BEYREK) TÜRBESİ :

Bayburt’un 2 km. doğusunda bulunan Erenli köyünün
batısında, şehirden bakıldığında görülen bir tepe üzerindeki yapı Dede
Korkut Hikayelerinde geçen en önemli kişilerden biri olan Bey Böyrek’e
aittir. Halk arasında ziyaret olarak da bilinen bu mezar ve somadan
ilave edilen dikdörtgen şeklindeki bir taş binadan oluşmaktadır.

 


HAMAMLAR

  
ÇARŞI HAMAMI:



İl merkezinde saat kulesi yakınında bulunmaktadır. Kadı Mahmut Çelebi
vakfıdır. Bu hamamda diğer hamamlar gibi onarım görmüştür. Ancak diğer
hamamlarda olduğu gibi bu hamamda da sıcaklık bölümü orijinal yapısını
korumaktadır. Bayburt Hamamları Osmanlı devri hamam mimarisinde tatbik
edilen iki tipin erken örneklerini vermektedir.

 

  
BENT HAMAMI :



Bu hamam,Çorııh Nehri kıyısında Kalenin güneydoğu eteğindedir .Akkoyunlulardan
Ferahşat Bey’in vakfı olan hamamın kesin yapım tarihi belli değildir.
Eğer hamam Ferahşat Bey tarafından yaptırılmış ise XVI. yüzyılın ilk
çeyreği içinde değerlendirilebilir. Dış yapısı değişen ve. onarılan
hamamın iç mekanı asıl yapısını korumaktadır. (Evliya Çelebi
Seyahatnamesinde Bayburt’ta dört hamamdan bahsetmekte olup, bunlardan
biri olan Ali Şingah (Şengül) hamam ı günümüzde mevcut olmayıp, yakın
zamana kadar bir bölümü yıkılmış olan hamamın kalan kısımlarda
yıktırılmıştır.)

 

  
PAŞAOĞULLARI ( KONDOLOTLAR ) HAMAMI :



Tuzcuzade mahallesinde bulunan bu hamamın ne zaman yapıldığı
bilinmemektedir. Birçok onarım geçirmiş olup, halen yanında bulunan cami
ve çeşmeyle birlikte bir külliye şeklinde yapıldığı bilinmektedir.

 

DOĞAL
GÜZELLİKLER


MESİRE YERLERİ VE PARKLAR


İlimiz Çoruh vadisi alt ve üst bölümleri halkımızın yaz günlerinde
ailece dinlenebileceği çok uygun mesire yerlerine sahiptir. Ayrıca Şehit
Osman tepesi, Aslan dağı, Sırakayalar şellaleri , sehir parkı ,vilayet
ormanı mesire yeri olarak kullanılmaktadır.

 


ŞEHİT NUSRET BAHÇESİ :

Şehir merkezinde cumhuriyet Caddesi ve Çoruh nehri kenarında ortasında
havuzu bulunan yeteri kadar ağaç ve çiçeklerle donatılmış olan park her
zaman halka açık olup, boş zamanlarınızı değerlendirip dinlenme İmkanı
mevcuttur.

 

 


GENÇ OSMAN PARKI :


Şehir merkezi, Çoruh nehri kenarında bulunan park halkımızın ve
konuklarımızın daha iyi dinlenme imkanı için belediyece 1992 yılında
hizmete açılmış­tır. Ayrıca Şeyhayran, Zahit, Esentepe, Uzungazi,
Belkent, Tuzcuzade mahalleleri,Genç Osman, Şehit Nusret Parkları, Şehit
Osman tepesi ve Lojmanlar mevkiinde ve çeşitli mevkilerde 25 adet çocuk
parkı bulunmaktadır.

 


MAĞARALAR

    ÇİMAĞIL MAĞARASI :
İlimiz merkezine yaklaşık 35 Km. uzaklıkta ki Aşağı Çimağıl köyünün
Taşındibi Mahallesindedir. Mağaraya Taşındibi Mahallesinden sonra yaya
olarak yaklaşık bir saatte ulaşılabilmektedir 600 metre uzunluğunda ve
II bölümden oluşan Mağaranın tavan yüksekliği yer yer 30 Metreyi
bulmaktadır. Mağarada küçük su birikintileri bulunmakta,
Sarkıt-Dikitleri ve doğal yapısıyla gerçekten görülmeye değer manzara
oluşturmaktadır. Özellikle bu konularla ilgilenenlere tavsiye edilecek
niteliktedir.

 

HELVA KÖYÜ BUZ MAĞARASI :
Masat vadisinin güneyinde Helva Köyünde yer almaktadır. İl merkezinden
33 Km. mesafede hemen köyün yamacında yer alan Mağaranın içinde Buzdan
oluşmuş sarkıt ve dikitleri bulunmaktadır. Köy halkı tarafından değişik
zamanlarda soğuk hava deposu olarak. kullanılmış olan mağara buz
oluşumlarının değişik şekillerini yansıtmaktadır

 

 
AYDINTEPE YER ALTI ŞEHRİ :
Bayburt’un Aydıntepe ilçesinde yer alan kent, tüf içerisine, yüzeyden
2-2,5 metre derine başka yapı malzemesi kullanılmadan ana kayaya oyulmuş
galeriler,tonozlu odalar ve bu odaların açıldığı daha geniş mekanlardan
oluşmaktadır. Yaklaşık bir metre genişliğinde ve 2 ile 2,5 metre
yüksekliğinde tonoz örtülü galeriler yer yer her iki yanda
genişlemektedir. (3×8 Metre) Kareye yakın planlı odalar bu mekana
açılmaktadır Ayrıca gözetlerne mekanlarının oluşturduğu havalandırma
amaçlı konik biçimdeki deliklerin, galeri odaların aydınlatılması
amacıyla duvarlara oyukların açıldığı gözlenmektedir. Halen kazı
çalışmaları devam eden kent hakkında şu anda ileri sürülen iki görüş
mevcut olup, bunlardan biri; bu kentin, bölgede daha önce sözü edilen
Halde şehrine ait olduğu, Halde’nin de “Khalde”olduğu, eski ismi Hart (Aydıntepe)
olan ilçenin isminin de “Halt”dan geldiği görüşü mevcuttur. Diğer görüşe
göre; Hart’ta bu yer altı kentinden başka Geç Roma Erken Bizans
devirleri arasında yer alan bir mezarın ortaya çıkarılması,
Hıristiyanlığın henüz yerleşmediği bir devirde bu bölgenin bir sığınak
teşkil ettiği, Romalılar tarafından koYUlan ilk Hıristiyanların bu
bölgeye geldikleri ve sığındıkları, yer altı kentinin de bu Erken
Hıristiyanlık dönemine ait olabileceğidir.

 


ŞELALELER


SIRAKAYALAR
ŞELALELERİ :

Bayburt-Erzurum karayolunun 6 km. sinden ayrılarak 16 km. daha yol
aldıktan sonra ulaşılan Sırakayalar Şelaleleri, İlimiz merkez
Sırakayalar köyünün girişinde ve köy içinde olmak üzere iki tanedir. Yaz
aylarında çevreleri mesire yeri olarak kullanılan her iki şelalede
görülmeye değer doğal güzelliklere sahiptirler.

 


       

YAYLA VE KIŞ TURİZMİ
    

İlimiz Türkiye genelinde fazlaca yaylaya sahip illerinden biridir
Özelikle yaylalarımız Kop ve Soğanlı dağlarında bulunmaktadır. Alt yapı
problemleri bulunan Yaylalarımızın Turizme açılması yönünde çalışmalar
devam etmektedir. İl özel idaresince Soğanlıda yapımı tamamlanan 20
yatak kapasiteli “YAYLA EV İ” bu yöndeki çalışmalara bir başlangıç
teşkil etmektedir. Tamamen bakir olan yaylalar kaynak ve maden suları
ile çadır ve karavan turizmi için ideal özellikler taşımaktadır. Bu
yaylalardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:


     


      Aydıntepe, Akbulut, Cumavak, Otlukbeli,Yaz yurdu, Yoncalı Tohnovi,
Çavdar, Somarova, Karakaya, Menge, Seydiyakup, Kavlatan, Akkoyun,
Solkarı, Gümüşdamla, Yaylapınar, Üzengili, Kuşmer, Gökçedere, Dumlu,
Günbuldu, Şur, Innak, Eser, Çukur, Ardıçgöze, Armutlu, Göloba, Çençül ve
Kop yaylaları gibi. Ayrıca, ilimiz yaylalarıyla ilgili olarak Bakanlar
Kurulunun 7.02.1991 tarih ve 91/1514 sayılı kararı ile Kop Dağı “Turizm
Merkezi” ilan edilmiş ve bu merkez üzerinde “Kop Dağı Kayak ve Kış
Sporları Merkezi” planlama çalışmaları Turizm bakanlığınca yapılarak
bitirilmiştir .Kop dağı Kayak ve Kış Sporları Merkezi Planında mevcut
olan Kayak evinin bulunduğu alan ile günü birlik tesislerin bulunduğu
alanların bir kısmı gerektiğinde yatırımcılara tahsis edilmek üzere İl
Özel İdaresince kamulaştırılmış olup, yol, su gibi alt yapı çalışmaları
tamamlanmış, merkezde yapılacak tesislere örnek teşkil edecek Kayak Evi
inşaatı bitirilme aşamasına getirilmiştir. “Bayburt Kop Dağı Kayak ve
Kış Sporlar Merkezi” Ülkemiz ve İlimiz açısından önem arz eden
çalışmalardan birisidir. Tamamlanması İlimizin ekonomik, sosyal ve
kültürel gelişimine büyük katkı sağlayacağı gibi, ülkemiz yeni bir Kayak
ve Kış Sporları Merkezine sahip olacaktır.

 

TARİHTE
BAYBURT’TA YETİŞEN ÜNLÜ KİŞİLER

       
BAYBURTLU ZİHNİ :

1797 yılında Bayburt’ta dünyaya gelen şairin asıl adı “Mehmet Emin” dir,
Bayburt, Erzurum ve Trabzon medreselerinde eğitim görmüş, Osmanlı
Devletinin çeşitli kademelerinde devlet memuru olarak görev yapmış, 1858
yılında Bayburt’a gelirken Trabzon’un Maçka ilçesine bağlı Bahçekaya
köyünde vefat etmiştir. Şairin Divan, Sergüzeşt name, Kitab-ı Hikaye-i
Garibe gibi eserleri mevcuttur.

 

BAYBURTLU İRŞADİ BABA (Ağlar Baba) :
1880 yılında Bayburt’un Oruçbeyli köyünde dünyaya gelen. İrşadi Baba
almış olduğu Arapça ve Farsça eğitiminin yanında tasavvufi yönden de
kendisini çok iyi bir şekilde yetiştirmiştir. Dedesi büyük İrşadinin
bitiremediği “Kısası Enbiya” (Peygamberler Tarihi) manzum eserini
tamamlamıştır. 1958 yılında Oruçbeyli köyünde vefat etmiştir.

 


       BAYBURTLU CELALİ :

Asıl adı Ahmet olan Şair 1850 yılında Bayburt’un Ozansu köyünde dünyaya
gelmiştir. İlk koşmalarını ümmi iken söylemiş, daha sonra Çayıryolu
medresesinde eğitim görmüştür. Bir çok eseri mevcut olan şair 1915
yılında vefat etmiştir.

 


BAYBURTLU HİCRANİ :

1908 Yılında Bayburt’un Çamlıkoz köyünde dünyaya gelmiştir. Tasavvuf
şiirlerinde daha başarılı olan şairin bütün edebi sanatlarda şiirleri
vardır. 1970 yılında Bayburt’ta vefat etmiştir. İlimizde bu
şairlerimizin yanı sıra çeşitli mesleklerde bir çok ünlü şahsiyet
yetişmiştir.

 


BAYBURTLU YÜZBAŞI AGAH BEY (1888-1922)


ABDULLABAĞAZADE ZABİD EFENDİ (ZAHİT PEKİNDAĞ)
(1866-1930) BELEDİYE BAŞKANI -


ALEMDARZADE MEHMET TEVFİK EFENDİ (TEVFIK ÇORUH)
(1882-1941) HUKUKCU -MÜFTÜ


MUHAMMED FAHREDDİN EFENDİ (1880-1961)


MAHMUT KEMAL Y ANBEĞ (1886-1967) EĞİTİMCİ


MEHMET TURAN (MAŞİİKBEYZADE) (1902-1931) EĞİTİRNCİ


ABDULLAH ENİS ERKOÇAK (1885-1952) TÜMGENERAL


RAŞİT GÜRGEN (1890-1951) TÜMGENERAL


MUSTAFA FİKRİ OĞUZ (1900-1956) TÜMGENERAL


HANEFİ ERGENEKON ( 1916-1981) KORGENERAL


HOCAZADE MEHMET EFENDİ (1887-1961) BELEDİYE BAŞKANI

GELENEK
VE GÖRENEKLER


DÜĞÜNLER

  
KIZ iSTEME :

Evlenme çağına gelen oğullarını evlendirmeye karar veren  ailede,
oğlanın annesi akrabalarından birkaç kişiyi de yanına alarak evlenme
çağında kızı olan evlere veya tavsiye edilen kız evlerine giderek
kızlarına bakarlar. Baktıkları kızlarda güzellik, güzel ahlak, el
becerisi ve benzeri meziyetler ararlar. Özellikle kız bakmaya sabah
erken gidilir, kızın tertip, düzenine ve çalışkanlığına bakılır. Kız
beğenilirse ayrıca yakınlarıyla birkaç defa gidip baktıktan sonra
istemeye gidilir. Oğlanın annesi ve yakınları kızı annesi ve
yakınlarından isterler. Eğer kızın ailesi verme taraftarı değilse,
kızımız küçük diyerek işi geçiştirirler. Kızı verme taraftarı iseler
kızın annesi bir kaç gün müsaade isteyerek babasına ve büyüklerine
soracağını belirtir. Oğlan tarafı bir kaç gün sonra tekrar giderek kızı
ailesinden bir kez daha isterler. Kızın annesi “Allah yazmışsa ne
diyelim “diyerek işi erkeklere bırakır. Bu durum kızın verildiğine
işarettir. Oğlan tarafından bir grup erkek kızın babasını ziyarete
giderek bir de kızı babasından isterler. Babası da kızı verecekse “Allah
yazmışsa ne diyelim, her iki tarafa da hayırlı uğurlu olsun” der. Bunun
üzerine kız istemeye giden erkekler kızın babasından pusula (kız için
oğlan tarafından isteklerini belirten liste) isteyerek, kızın babasının
yanından ayrılırlar. (Bu pusulaya aynı zamanda kesirde denir) Kız tarafı
Altın, Mobilya, En (Elbiselik kumaş) ve varsa diğer isteklerde bulunur.
Oğlan tarafı pusulayı fazla bulursa, istekler üzerinde anlaşmaya
çalışılır, anlaşamazlarsa bu iş biter. Anlaşılır veya direk kabul
edilirse, kahve içme günü tespit edilir. Kahve günü sabahı oğlan tarafı
şeker, kolonya, lokum, sigara ve kahve gönderir. Kız tarafının tespit
ettiği bir mahalle odasında kahve içmek için erkekler toplanır. (Buna
aynı zamanda Tatlı kahve denir) Burada oğlan tarafının yaşlı
temsilcileri kızı tekrar isterler, kız tarafı da verdiklerini
belirttikten sonra kahve içilir. Şeker, lokum ikram edilir. Sonra bir
tepsinin içinde oğlanın babasına veya ailenin büyüğüne tekrar bir kahve
daha gelir. Oğlanın babası veya ailenin büyüğü kahveyi içtikten sonra
ikram yapan gençlere verilmek üzere tepsiye bahşiş bırakır. Sonra
topluluk huzurunda Kız ve Oğlan vekili hocanın yanına oturarak dini
nikah yapılır. Dua edilir ve topluluk dağılır.

 

  
NİŞAN :

Nişan günü tespit edildikten sonra oğlan tarafından bir kaç kişi kızı ve
yanına bir yakınını da alarak çarşıya çıkarlar. Nişan için gerekli olan
Malzemeler, nişan ve nikah kıyafetleri, hamam takımı, Ayakkabı, çanta,
terlik ve kızın yakınlarına hediye v.s. alınır. Alınan bu eşyalara nişan
selesi denir. Bu nişan selesi oğlan evinde serilir komşu ve yakınlara
gösterildikten sonra kız evine gönderilir. Gelen sele kız evinde tekrar
serilerek komşulara ve yakınlara gösterilir Nişan günü oğlan tarafı kız
tarafına gider önce yemek yenir, sonra kızın yüzüğü ve takıları takılır
eğlenilir ve topluluk dağılır.Kız tarafı oğlanın yakınlarına tatlılık
olsun diye nişana gelenlerle bir tepsi baklava gönderirler. Nişandan
sonra kız tarafı gelen nişan selesinin karşılığı olarak damat ve
yakınlarına. hediye gönderirler. Buna, nişan selesinin geri dönmesi
denir. Bir müddet sonra oğlan tarafı peştimbal hamamı yapar. Hamamda
gelen davetlilere kız tarafından çörek, oğlan tarafından da meyve
dağıtılır, eğlenilir ve oynanır.


     Nişanlılık süresi içinde tespit edilen bir gün, kız evine nikah
memuru götürülerek kız, oğlan ve her ikisinin şahitleri huzurunda sade
bir törenle resmi nikah yapılır. Tatlı kahve ile düğün arasına eğer
Ramazan rast gelirse: ramazanın on beşinci gecesi oğlan tarafından bir
gurup, kız tarafına gider altın ve hediyeler götürür eğlenilir ve sahur
yemeği yenilerek dönülür buna on beşi denir. Ramazan Bayramında altın
hediye v.s. gönderilir. Kurban bayramında ise koç süslenir, koçun
boynuna lira, bilezik veya beşlik takılır, diğer hediyelerle birlikte
kız tarafına gönderilir.

 

  
DÜĞÜN :

Düğün günü kararlaştırıldıktan sonra, kız ve bir yakını alınarak çarşıya
çıkılır. Gelinlik, çeşitli kıyafetler, ayakkabı,terlik kızın annesine
“süt hakkı” adı altında bir hediye ve ayrıca yakınlarına da değişik
hediyeler alınır. Alınan bu eşyalar ayrıca çeşitli enler (Elbiselik
kumaş), çerez, kına ve pusuladaki altınlar önce oğlan tarafında
gösterilir, sonra sandığa konularak kız evine gönderilir. Kıza giden
çerez küçük paketler halinde hazırlanarak kız evi tarafından sandığa
bakmaya gelenlere dağıtılır. Düğünden 15 gün öncesinden başlayarak kız,
yakınları tarafından yemeğe alınır ve bu yemeklerde çeşitli eğlenceler
yapılır, buna “kınaya çıkarma” denir. Düğünden bir kaç gün önce kızın
çeyizi yakınları ve arkadaşları tarafından yıkanır, ütülenir ve serilir.
Sonra çeyiz yakınlara ve komşulara gösterilir, toplamada önce oğlan
tarafının büyükleri, mahallenin muhtarı, hocası kız evine giderek bütün
eşyaların fiyatlarını tespit ederek bir liste çıkarırlar,buna “çeyiz
yazma” denir. Giden guruba şerbet ikram edilir. Yazılan çeyiz toplanır,
sandığa yerleştirilir ve eşyalarla birlikte sandıkta oğlan evine
götürülür (Sandık evden çıkarılmadan kız tarafında bir çocuk sandığın
üzerine oturarak bahşiş alır.) Gelen çeyiz kız tarafından gelen
hanımlarca kızın geleceği eve serilir, yerleştirilir.


      Düğünden iki gün önce gelin hamamı yapılır. Hamamdan sonra gelin
kız sağdıcının evine gider o gece sağdıcın evinde yatar, eğlenir oyunlar
oynanır. Ertesi gün kızın evine gidilir ve o gece kız evinde baş örme
(Kına gecesi) yapılır. Yemekler yenir, oyunlar oynanır, eğlenilir. Bu
arada gelin içeriye girer yengelerden biri gelinin ayağına ayak eni
serer, gelin ve sağdıçlar ellerinde mumlar, büyüklerle ve oğlan evinden
gelenlerle görüşür ve kenara çıkar. Ayak eni toplanır baş sağdıca sağdıç
eni asılır. Kaynana ve oğlan evinden bir kaç kişi geline para ve pul
serperler, takılar takılır. Bitince takan kişi arkaya geçerek gelinin
başını tutar ve kaynana baş parası verir. Oğlan tarafından gelenlerden,
baş sağdıca el parası toplanır, oyunlar oynanır eğlenilir. Oğlan evi
izin ister gider. Oğlan evinin genç kızlarından bir kaç tanesi kalır.
Eğlenceye başlanır. Geç saatte gelin kızın eline, sağdıcı tarafından
kına yakılır, kına yakımı sırasında gelinin ağlaması gelenektir.
Türküler söylenerek özellikle gelin ağlatılır. Kına gecesi türkülerinden
örnekler:


Atladım atladım çıktım eşiği


Kırılsın kırılsın kızlar beşiği


Kaldırın softadan kızın kaşığı


Sen anam, sen babam, kınam kutlu olsun


Hem orda, hem burda, dilim tatlı olsun


Yeşil kınam bakır tasta yoğrulsun


Benim elim ak mendile sarılsın


Güleç yüzüm, tatlı dilim sorulsun


Sen anam, sen babam, kınam kutlu olsun


Hem orda, hem burda, dilim tatlı olsun


Gelin arkadaşlar kınam ezilsin


Anam bacım başucuma dizilsin


İlk ayrılık gözürnden yaşlar süzülsün


Sen, anam, sen babam, kınam kutlu olsun


Hem orda, hem burda,
dilim tatlı olsu
n

 


Diye devam eden türküler söylenir, oyunlar oynanır. Kız evinde kına
gecesi olurken, oğlanın baş sağdıcının evinde de sağdıç gecesi yapılır.
Sağdıç yemeği yenir, oyunlar oynanır, eğlenilir. Sabah namazından sonra
hamama gidilir, hamam çıkışı yan sağdıcın evinde kahvaltı yapılır ve eve
gelen berber, damadı ve sağdıçları tıraş eder. Tıraştan sonra kız
tarafından gelen bohçadaki kıyafetler giyilir, düğün için hazırlanan
yere sağdıçlar tarafından damat götürülür, düğün yemeği yenir, barlar
oynanır ve eğlenilir.


Mahallenin ileri gelenleri, tanıdıklar ve akrabalar, gelini almak için
arabalarla dünürcü giderler. Giden dünürcülere kız tarafında şerbet
ikram edilir. Dünürcülerden gençlere şerbet parası toplanır. Kızı
evinden çıkarırken kardeşi kapıyı tutar ve ona kapı parası verilir.
Topluca Allahaısmarladık denir ve gelin arabaya bindirilir. Gelin eve
girerken ayağının altına bardak konularak kırdırılır, yüzüne ayna
tutulur, kolunun altına kuran verilir, başına damat tarafından para ve
çerez serpilir.


Gelin içeri alındıktan sonra damat arkadaşları ve sağdıçlar tarafından
davul zuma eşliğinde getirilir. Kapının önünde bir süre oynadıktan sonra
damat içeri atılır, dışarıda kalan arkadaşlarına kız tarafından gelen
kurabiyeler dağıtılır, daha sonra topluluk dağılır.

 


HALK
OYUNLARI


Bayburt Folkloru, Türk folkloru içerisinde önemli bir yer oluşturur.
Halk oyunları, türküleri, manileri, masalları ve efsaneleri ile
gerçekten Türk insanının, ruh ve fikir yapısını kaderde, kıvançta,
tasada bir olmanın, beraber olmanın en güzel örneklerini sergilerler.
Bayburt yöresinde oynanan halk oyunlarına “BAR” denir. Bar sözcüğü
genelde el birliği, gönül birliği ve beraberliğin oyun şeklinde­ki
ifadesidir. Bar bir meydan oyunudur. El ele tutuşmuş, gönül gönüle
vermiş yiğitlerin düğünde, bayramda, askere giderken kısaca her önemli
günde hep aynı ruh coşkusu ile davul zurnanın eşliğinde topluca
oynadıkları oyunlardır.


Bayburt halk oyunları bulunduğu coğrafi yapı itibariyle çok farklı bir
yapı arz eder. Doğu Anadolu ile Karadeniz Bölgesi arasında bir geçiş
noktası olması nedeniyle tüm folklor değerlerinde olduğu gibi halk
oyunlarında da değişik bir yapı oluşmuştur. Kimi kez Karadeniz oyunları
gibi hareketli ve canlı, kimi kez Doğu Anadolu oyunları gibi ağır ve
vakur oynanır.


Bayburt’ta oynanan halk oyunları genelde erkek ve kadınlar tarafından
ayrı ayrı oynandığı gibi birlikte oynanan oyunları da mevcuttur.
Özellikle şehir merkezindeki düğünlerde, kapalı yerlerde oynanan
oyunlarda, halk arasında “İnce Çalgı” diye tabir edilen Keman, Ot,
Klarnet ve Def gibi çalgılarla da oyunlar oynanmaktadır.

 


BAYBURT ERKEK BARLARINDAN BAZILARI


  • Baş bar (1.bar)    


  • Sallanma


  • Baytarbarı                   


  • Mero (Şevvali)


  • Aşurma barı barı 


  • Saç bağı (Ey güldalı)


  • Cantemür(Temur ağa)


  • Sarhoş barı


  • Hançer barı


  • Sarı kız


  • Hoşbilezik                   


  • Sekme bar


  • Lazutlar


  • Tavuk barı


  • Mehmet Turan barı


  • Ters ayak


  • Mektebin bacaları


  • Tiliko


  • Tillara


  • Veysel barı


  • Yılan inceden


  • Köstek barı


  • 5ıksaray


  • Kotan barı


  • 0mudun barı


  • II.bar


  • Kuşbumu pirlenirmi


  • Papuri


  • Deli kız


  • Hoynarı


  • Dello


  • Daldalar


  • Serçe


  • Şillo


  • Kut kut barı


  • Sürütme


BAYBURT KADIN BARLARINDAN BAZILARI


  • Yılan inceden öter


  • Saç bağı


  • Kuşbumunun kurusu


  • Kuşbumu pirlenirli


  • Veysel barı


  • Serçe


  • Koçları vurdum dereye


  • Tiliko


  • Şillo


  • Hanım barı(Dur yerinde)


  • Deli kız


  • Gelin gel bara


  • Lazutlar


    
BAYBURT TÜRKÜLERİ

     

Halk oyunları gibi türküleri de çok çeşitlidir. Bugün TRT halk
müziği reper­tuarında yer alan 40′a yakın Bayburt türküsü mevcuttur.

     
Bunlardan bir kaçı aşağıya çıkarılmıştır


  • Alçuha mavi çuha


  • Gül koydum gül tasına


  • Arpalar orak oldu


  • Kara basma İz olur


  • Aydoğar ayİstandan


  • Karanfil eker misin


  • Baba ben dervişmiyem


  • Karşı ki tarlada herg eden oğlan


  • Bacadan aşıyor ayvanındalı


  • Köprünün altı diken(Zöhrem)


  • Bayburt’un ince yolunda


  • Mendilimde oya var


  • Sal1andım girdim bağa


  • Sarı kavun dilimi


  • Bayburt dağlarında tabakam kaldı


  • Vardım ki yurdundan ayağ göçürmüş


  • Söyleyin Bayburt’un vasfı halini


  • Ördeği ipek ile bağlamışam


  • Bebeğin beşiği çamdan


  • Kavurma koydum tasa


  • Deli kız sının geliyor 


  • Kop dağı oldu duman


  • Can temür ağa


  • Ey gül dalı gül dalı


  • Tiliko


  • Mero


  • Giydim çarıklarımı 


  • Yılan inceden öter


  • Giderim yolum dağdır


  • Herg eden oğlan


  • Bugün günlerden cumadır Cuma 


  • Ben feleği gördüm taştan inerken 


  • Güzel vasfeyleyim halleri senin


  • Çimenli bahçede bulgur eliyor


  • Dur yerinde hanım dur yerinde


  • Düğürcüler geldiler güzelim 


  • Bugün bizde düğün var 


  • Zay oldum geze geze


  • Can maral can 


  • Yörene bak yörene

        

EFSANELER

      

Yurdumuzun her köşesinde
olduğu gibi, Bayburt’ta da yüzyıllardan beri dilden dile söylenerek
gelen efsaneler mevcuttur. Bu efsaneler de diğer tüm efsanelerde olduğu,
gibi insanları hep doğruluğa, güzelliğe ve iyiIiğe yöneltirler.
Bayburt’ta dilden dile dolaşan

 


  • Dikmetaş

  • Guggı 

  • Ejderha

  • Kaybolan nehir

gibi efsaneler mevcuttur.

 


DİKMETAŞ EFSANESİ :



Bayburt’tan 20 km. uzaklıkta bulunan Değirmencik köyü yol güzergahında 
Buğdaylı yol ayrımı üzerinde, hemen Çoruh nehrinin yanında ilk bakışta
bir ot yığınını andıran ve dikme taş adı verilen bir taş yığını vardır.
Rivayete göre bu taş yığını, önceden bir ot yığını imiş, otlar zengin
bir Keşişe aitmiş, çok şiddetli geçen bir kış mevsiminde kışın uzun
sürmesi çevre köy çiftçilerini zor bir duruma düşürmüş. Çiftçilerden
birisi hayvanlarını kurtarmak için, bu keşişten ot istemiş keşiş önce
vermek istememişse de sonra ot isteyen çiftçinin güzel kızına karşılık
ot verebileceğini söylemiş.


Çiftçi kızına; birkaç bağa karşılık kendisini almak isteyen keşişin
teklifini bildirmiş. Fakat gece sabaha kadar ağlayıp keşişe beddua
etmiş, türküsünde şöyle demiş:

 


Estir kaba yel estir


Bugün dağlara destur


Gavurun yığınını


Sabahınan daş kestür.

 

    
Gerçekten o sabah bir mucize olmuş, güneyden bir kaba yel esmiş, bütün
çevreyi sarsmış, karlar erimiş ve otlar meydana çıkmış. Keşişin ot
yığını ise bir taş yığını haline gelmiş. Efsanede adı geçen taş yığını
halen varlığını muhafaza etmektedir.


 
EJDERHA
EFSANESİ :



Doğu Anadolu’yu kuzeye bağlayan en önemli yol Erzurum-Trabzon transit
 yoludur. Kış aylarındaki kar fırtınaları ile tanınan Kop ve Zigana
geçitleri gibi zorlu tepelerden geçen bu yol ayrıca tabii
güzellikleriyle de dikkati çekmektedir. Yol üzerinde ki sakin yerleşme
merkezleri gelip geçenlerin hafızalarında unutamayacak izler bırakacak
yurt köşeleridir.


Bayburt’u Gümüşhane’ye bağlayan yolun 18.Km.’sinde, sağ taraf da bir
dağın eteğinde kurulmuş Nişantaşı (Osluk) köyü vardır. Köyün eteğinde
kurulduğu dağın üzerinde, yılan şeklinde ve kıvrıla kıvrıla köyün
üzerine doğru gelen bir taş yığını vardır. İskelet de diyebileceğimiz
şekil şaşılacak derecede bir yılana benzemektedir. Köyün içerinsin de
son bulan baş kısmı tam bir yılan başını andırmaktadır. Boyu ise yüz
metre kadardır.


Bu yılan-Ejderha üzerine muhtelif efsaneler anlatılmaktadır. Bunlardan
bir iki tanesini sunuyoruz: Halk ejderha dediği büyük bir yılanın köye
gelmekte olduğunu görür evlerini terk edip kaçmaya başlarlar. Yaşlı
olduğu için fazla uzaklara gidemeyen bir kadın çaresizlik içinde bir
yere çömelir. İhtiyar kadın bu­rada ejderhanın gelip kendisini yemesini
beklemeye başlar. Diğer taraftan da Allah’a dua eder, şöylece yalvarır:
“Allah’ım, ya beni taş kes, ya onu” İhtiyar kadının duaları kabul olur
ve ejderha gelebildiği son noktada taş kesilir.


Benzer bir anlatmada ise; yaşlı kadının yerini hamile bir kadın alır. O
da dua eder, dualarının kabul olması ile ejderha taş kesilir.


Bahsedilen ejderha şekli halen bütün heybetiyle köyün üzerinde
durmakta­dır. Yalnız önceleri samanlık olarak kullanılan ağız boşluğu ve
çene kısımları kırılarak taş temini amacıyla tahrip edilmiştir.
Bayburt-Trabzon istikametinde seyreden yolcular dikkatli bakarlarsa
anayoldan bu ejderhayı görebilirler.

 


BAYBURT ATASÖZLERİ


  • Açığı it yer, sahipsizi kurt yer


  • Anası ne ki, danası ne ola                               .


  • At beslenende, Kuş seslenende, Kız istenende güzeldir


  • Bilinmeyen aş, ya karın ağrıtır, ya baş


  • Çok çalışanın hakkı yaban tezeğidir


  • Çocuk kundakta, gelin duvakta belli olur


  • El eli yur, elde döner yüzü yur


  • El’ deki yara, duvardaki deliktir


  • Er’in seni sağ sever, komşun seni tok sever


  • Ev’ den yetme oldu mu, danalıktan sığıra mal almazlar


  • Deliye el ver, eline bel ver


  • Kalın incelene kadar, incenin canı çıkar


  • Koç’luk kuru, kom önünde belli olur


  • Kurt gitti yazıya, meydan kaldı cıngıllı tazıya


  • Saç sefadan, tır


  • Sürü ters dönmüş, aksak önde gider


  • Tandır sıcak iken ekmek tutar


  • Tarlayı taşlı yerden, kızı kardeşli yerden alasın


  • Yağmur yağdı, yarıklar kapandı


  • Yaza çıkardım danayı, beğenmez oldu anayı



      

BAYBURT DEYİMLERİ


  • Ana akşam oldu fennosu yak (Ana akşam oldu gaz lambasını yak)


  • Aç karın, yüksek nalın, salın ha salın


  • Ana bir kavut çorbası büşürde, hereklenek (Kavut: kavrulmuş buğday unu
    Ana bir çorba pişir de ısınalım )


  • Anam olsun, ağzı olmasın, babam olsun eve gelmesin


  • Bulduğu gün godunan bulamadığı gün avucunan


  • Cahalınan sohbet edeceğine, sırganınan tehret et


  • Çalıya gittim neyim arttı, çalı Çar’ ımı yırttı (Çar:Kadınların
    başlarına örttükleri bez örtü)


  • Evinde pişmez bulgur aşı, kendi gezer bölük başı


  • Ezen molla evine,tezen molla evine, danayı büğelek almış, oda molla
    evine


  • Gada bu gün şehre getme yollar çelpeşük ( Ağabeyi bu gün şehre gitme
    yollar çamurlu)


  • Kırk değinnende bir got arpası yok,nöbet için baş yarirGod :Tahıl ölçü
    aracı, Nöbet: Değinnende sıra)


  • Kız nişanlı, gelin iki canlı, kocakarının hali belli


  • Kurdun payı kuşunan, kuşuilki çalı dibi


  • Oğlan yedi oyuna, çoban yedi koyurıa


  • Tavuk kakar böçügü,kalkar öğrenir cücügü(Böcüg:Böcek Cücüg: civciv )


  • Tec’inden ne hayır gördük ki, galadak’ından ne hayır görek (Tec:Harmanda
    temizlenmiş mahsül, Galadak:Harman altındaki kısım.)


  • Toydur düğündür, o da bigündür.


   

BAYBURT DUALARI

  • Allah birini bin etsin


  • Allah sevdiklerine bağışlasın.


  • Allah muradını versin.


  • Allah agibetini heyır etsin.


  • Allah dizine dagat versin.


  • Allah acılı gün göstermesin


  • Allah gönlüne göre versin


  • Allah her tutuğunu altın ede


  • Allah ömrümden kessin ömrüne versin


  • Allah seni efendimizin şefahat’ından mahrum koymaya


  • Allah seni elden ayağa bırakmaya


  • Allah seni Fadime anamıza komşu ede


  • Allah seni hac’a nasip etsin


  • Allah seni hiç bir yerde bunaltmaya


  • Allah seni nur gölünde yatırsın


  • Alimlerle otura kalkasın


  • Allah yüzünü kara çıkarmasın


  • Ayağın taşa dokunmasın


  • Bir ata, bin tutasın


  • Cennet hatunu olasan


  • Evine dert girmesin


  • Toprak ata, altun tutasan


  • Torunların torununu sevesin


  • Ab-u kevserden içesen


  • Analı babalı büyüyesen


  • Cennet mekanın olsun



   

BAYBURT BEDDUALARI (GARGIŞ)

  • Akşamlar üstehen kara gele


  • Allahın ateşi karnahan dola


  • Allah kökünü kuruta


  • Allah sana uyuz vere, kaşınacak tırnak vermeye


  • Ayakların kırıla kud olasan_


  • Bemurat tahtasına uzanasan


  • Benden sonra gün görüp sefa sürmeyesen


  • Bir solukluk olasan


  • Ekmek atlı, sen yaya olasan


  • Elin ayağın kırılada yanahan uzana


  • Gezen dert karnahan dolsun


  • Gidişin olada, dönüşün olmaya


  • Gözlerine betire aha


  • İtinen alamete, kurd’unan kıyamete kalasın


  • O boydan yukarı çıkmayasan


  • Ocağın bata, kapın kitlene


  • Ölmeye, itmeye, sürünesen


  • Seni çor tuta


  • Seni gorbagor olasan


  • Seni karayola gidesen


  • Suratahan baba çıka


  • Suya sabuna dokunmadan gidesin


  • Tandur başlarında kalasan (bakacak kimsen olmaya,başkalarına muhtaç
    olasan) -Yazın ayrana, kışın yorgana muhtaç o lasın


  • Allah seni bemirat tahtasına uzada.


  • Seni nediyim, ne olsan



     

BAYBURT BİLMECELERİ


  • El keser,elim keser, su vurdukça kan keser (Kına)


  • Keser sapı, kel kitabı, beş dalı var, beş çiçeği (Kol, El, Parmak,
    Tırnak)


  • Vakti gelmiş ermişler, sararmış, solmuşlar (Buğday)


  • Babam baştan yukarı, kalem kaştan yukarı, kuşlardan bir kuş vardır;
    dizi baştan yukarı (Çekirge)


  • Baldan tatlı, zehirden acı (Dil)


  • İnim inim inler, cümle alem dinler (Davul )


  • Kara koyun, kuyruğu uzun, yazın gider, kışın gelir (Soba)


  • Karşıda ay doğdu, gölgesi adam boğdu, anası kız iken kızından uşak
    doğdu(Patates)


  • Oy ulu dağlar, ulu dağlar. Kürk üstünde kürk bağlar. Ne alan ağlar ne
    satan. Başını kesen ağlar (Soğan)


BAYBURT MANİ ÖRNEKLERİ


    Kahve döktüm kuruna


    EI vurmayın durula


    Yarime yar diyeni


    Sol göğsünden vurula


 


    Suya bulgur ezerim


    Hem ezer, hem süzerim


    Ben yarimin derdinden


    Deli olmuş gezerim


Bayburt’un bucağında


Ot yanar ocağında


Çocuk ola gezeydim


O yarin kucağında


 


Bahçede ceviz dalı


Altında ipek halı


Benim yarimi sorsan


Süzülmüş oğul balı



     BAYBURT’TA  KULLANILAN  BAZI  
MAHALLİ     SÖZCÜKLER DEN   ÖRNEKLER

Aba  


: Ana-Anne


Ağartı    


: Süt, yoğurt gibi maddelerin genel adı


Ağırşak    


: Teşinin üstündeki yuvarlak parça İşte


Anık  


: Yeterince mayalanmamış ekmek hamuru


Bedura  
        : Su kabı, kova

Bibi    
        : Hala

Bıldır  


: Geçen yıl


Cameş


: Manda


Cılcıbıl  


: Çıplak


Cıcık


: Güzel


Cırnak  


: Kuşların ayak parmak ucu


Cücük 


: Küçük yavru civciv


Çar   


: Bir tür bez çarşaf


Çit  
       
: Kadın Başörtüsü

Dadağ 


: Yemek


Damcı   


: Damla


Debbe 


:
Bakır su kabı


Eğiş 


: Demir, tandır karıştırıcı


Eşgere   


: Açık,alenen


Eze   


: Teyze


Hereklemek


:
Bir şeyi tandırda veya güneş altında kurumaya bırakmak


Hetircek  


:
Tandırın üzerine yemek pişirrnek için konan demirden araç


Kahan  


: Çapa yapma, tarlayı yabancı otlardan temizleme


Kelem


: Lahana


Kom 


:
Küçük baş hayvan ahırı


Lüle  


: Musluk


Lengel   


: Geniş yayvan bakır kap


Pahar 


: Çeşme


Piliçüklü

        :
Havuç

Yoşa      


: Kırmızı toprak, duvarların alt kısmına sürülür

 


BAYBURT’TA YEREL SEYİRLİK EĞLENCE TÜRÜ OYUNLAR

 

 

    
Yurdumuzun her yöresinde olduğu gibi, Bayburt’ta da o yöre insanla­rının
fikir ruh ve mizahi açıdan zekasını ortaya koyan bir çok oyun vardır.
Oynanan oyunlar, belli bir yaş gurubunca oynanır ve o guruba hitap eder.
Bayburt’ta oynanan seyirlik ve eğlencelik türü oyunlar üç ana bölümde
incelenebilir :

 


  • Çocuk oyunları     

  • Kadın oyunları    

  • Erkek oyunları

    
Şimdide bu oyunlar hakkında kısa bilgiler verelim.


Çocuk Oyunları

:

Çocuk oyunları mahalle veya köyün boş bir sahasında oynanır. Genelde
oyunları tümünde “ebe” diye tabir edilen ve oyunu yöneten bir çocuk
bulunur. Ebe oyunun ceza ve ödüllenmesi ve akışını yönlendirir, ebe
oyundan oyuna değişebilir. Yörede oynanan çocuk oyunlarından bazıları
şunlardır

 


  • Alda vu


  • Arabi


  • Aşuh oyunları


  • Kırdı-kırdı


  • Tugara gördüm


  • Konç


  • Lep


  • Tıka


  • Yersiz


  • Bilye oyunları


  • Emen


  • Gubbe


  • Haray


  • Deveci v.b.

    
Tugara gördüm :

Oyuncu sayısı en az sekiz olmalıdır. Oyuncular iki gruba ayrılır. Oyun
daha ziyade Ramazan gecelerinde oynanır. Oyuncuların haricinde bir de
hakem vardır. Oyuncu grupları arasında yazı tura atılarak ebe grup
seçilir. Hakem ebe grupla kalır. Burası emendir. Diğer grup kaçarak
saklanır. Bir müddet sonra hakem”azed ederim” diye bağırır, ebe grup
saklanan arkadaşlarını aramaya koyulurlar.

    


Hakem ebelerin bulundukları yeri saklanan arkadaşlarına yüksek sesle
bildirir. Mesela “cami önündeyiz, falan sokağa giriyoruz”v.s. gibi. Ebe
grup, gizlenen arkadaşlarından birini görürse “Tuğara gördüm     Gördüm”
der emene doğru koşar. Görülen oyuncu yanmış olur. Saklanan oyuncular
ebelere görünmeden sırtlarına atlamaya çalışırlar. Ebeyi
yakaladıklarında emene kadar binerler. Şayet ebeler saklanmış olan
arkadaşlarından önce emene koşarlarsa diğer çoğunluğa bakılır. Çoğunluk
ebelerde ise, ebe grubu değişir, diğer grup ebe olur, oyun tekrarlanır.

 

  
Aşuh (Aşık) oyunları :

Tarihi çok eski bir çocuk oyunu olan ve günümüzde artık çocukların pek
oynamadığı aşuk’tan bahsetmenin kültür değerlerimiz açısından önemli
olduğuna inanıyoruz, şöyle ki oyunda geçen bir takım deyimler Kaşgarlı
Mahmud’un 1068–1072 yılları arasında yazdığı bilinen Divan ü lügat-it
Türk’te geçmektedir.

   


Koyun, keçi, oğlak ve küçük danaların ayaklarından çıkan aşıklar,
çocuklar için birer oyun aracıdır. Aşıklar genelde boya ile boyanır,
sağa ların belleri bakır telle sarılır ve ortaları delinerek ağır olması
için kurşun akıtılır. “Sağa” tabir edilen ağır ve büyük aşıklar
oyuncunun elindeki seçilmiş aşıktır, her oyuncunun bir sağa’sı vardır.


      Sokakta veya evlerin damlarında oynanan, aşuk oyunlarını sadece
erkek çocuklar oynar. Aşukların yüzleri çig, şeg, tög, mire, alçı gibi
isimler alırlar. Bir daire içerisine dizilen aşıklar bir kaç metre
uzaktan sağalarla atılarak daireden dışarıya çıkarılmaya çalışılır, bu
oyuna “çızı oyunu” denir. Çizgi dışına çıkarılan her aşuk, çıkaran
oyuncuya ait olur. Aşuk çıkaramayan oyuncu, oyunu rakibine bırakır,
böylece aşukların tamamı daire dışına çıkıncaya kadar oyun devam eder:
Aşukları biten çocuğa “Uduzdu” denir. Bu oyundan başka “Mire” diye tabir
edilen birbaşka oyun şeklinde ise ortaya oynayan oyuncu sayısı kadar
aşuk dizilir. Dizilen bu aşuk kümesine bir kaç metreden sağa denilen
aşukla şeğleme yapılır. Aşuk “mire” gelirse kümenin olduğu yerden bunu
vurmak için diğer oyuncular sağalarını atarlar,vuran çocuk diğerlerden
birer aşuk alır mire gelen sağa vurulamazsa sahibi diğer oyunculardan
birer aşuk alır. Şeglenen aşuk mire gelmezse diğer oyuncularda küme
etrafında aşuklarını şeglerler sonra bir çocuk tarafından aşık kümesine
sağa İle atış yapılır küme dağılırsa sağanın yüzlerine uyan aşuklar,
oluşuncaya kadar vurulur. Sonra tekrar küme kurulur kazanan oyuncu
arkadaşlarından birer aşuk alır oyun böyle devam eder.

 

   
Kadın oyunları :

Kadınların özellikle genç kızlarımızın kendi aralarında oynadıkları bu
oyunlar önemli günlerde sergilenir. Oyunlar genel olarak kuralları ve
kültür öğelerinin ışığı altında oynanır. Genç kızların ve kadınların
sundukları oyunları yaşlılar izleyici olarak takip ederler. Kına
gecelerinde oynanan oyunlar genellikle damat tarafından gelen ve “Yenge”
tabir edilen kişilere yönelik olarak düzenlenir ve yengeler tarafından
oyun düzenleyenlere bahşişler verilir. Ayrıca Bayburt’ta insanları bir
araya getiren önemli günlerin bazılarında “herfene” deyi tabir edilen
bir buluşma şekli vardır. Mesela genç kızlar herhangi bir günde kendi
aralarında anlaşmak suretiyle herkes kendisine uygun hazırladığı
yiyecekleri getirerek eğlence düzenlenir. Bu günkü bayanların kendi
aralarında “gün” diye ifade etdikleri olay Bayburt’ta yıllardan beri
eski bir Türk geleneği olarak “Herfene” adı altında devam etmektedir.
Bazı kadın oyunları:

 


  • Yüzük bulma


  • Nesi var


  • Mendil kaybetme


  • İs

   
Erkek oyunları  :

Erkek oyunları da diğer oyunlar gibi belirli kaideler içerisinde
oynanır. Genellikle önemli günlerde mahalle veya köyde bir araya gelen
gençler eğlenmek, hoş vakit geçirmek amacı ile oyunlarını sergilerler.
Erkek oyunlarında oyunlar oynanırken “ebe” veya “delikanlı başı”
oyunları yönetir ve yönlendirir. Oyun alanında bulunan herkes oyuna
katılır ve oyun sonunda verilen cezaya kimse itiraz etmez. Eğer verilen
ceza ağır ise delikanlı başı veya orada bulunan en yaşlı kişinin
hakemliğinde ceza hafifletilebilir. Gençlerin oyunlarına örnek verecek
olursak,

 


  • Herkes benim gibi olsun


  • Dişçi


  • Kabak


  • Berber


  • Vız­dız


  • Sivdi-sivdi


  • Karalı


  • Bezir çıkarması


  • Minder altı


  • Kalaycı ve körüğü v.b.


       

Herkes benim gibi olsun :

Bayburt’ta sağdıç gecelerin güzel oyunlarından biridir. İzin alınmadan
ve gizlice oyuna başlanır. Oyunu yapacak kişiler gizlice dışarı
çıkarlar, biri belinden yukarı soyunur ve palaska elinde koşarak
gençlerin bulunduğu odaya girer, elinde ki palaskayı sağa sola vurarak
“Herkes benim gibi olsun” diye bağırır. Toplulukta bulunanlar bir
taraftan belden yukarı çıkarırken, palaskadan nasiplerini almamak için
sağa sola doğru koşarlar. Herkesin belden yukarısını soyunduğu anda,
dışarıda bekleyen ikinci kişi içeri girer ve “Herkes benim gibi olsun”
diyerek çıplak olanlara vurmaya başlar. Çıplak olanlar palaskadan
kurtulmak için acele giyinmeye çalışırlar ve herkes giyindiğinde oyun
biter.

 




Cirit



:

Gençlerin oynadıkları oyunları sayarken, onların büyük tutkusu ata
yadigarı ciritten de bahsetmeden geçilmeyeceğine inanıyoruz, Ata
sporlarımızdan biri olan cirit yıllardan beri, Bayburt’ta oynanmaktadır.
Uzun zaman boyunca, geleneksel bir kimlik içerisinde kendi koydukları ve
oluşturdukları kurallarla yapılan cirit oyunu, günümüzde kurulan Atlı
Spor Kulüpleri vasıtasıyla Geleneksel Spor Dalları Federasyonuna bağlı
Atlı Cirit Müsabaka Talimatı doğrultusunda yürütülmektedir.


Atlı cirit müsabakalarında her takım 7 asıl ve iki yedek atlı sporcudan
oluşur. Oyuna en az 7 Atlı sporcu ile başlanır. Oyun 40 dakikalık iki
devre halinde 80 dakika oynanır, 10 dakika devre arası verilir. Oyun
esnasında Atlı oyuncu sayısı 5′den aşağıya düşerse o takım yenik
sayılır.


Nizami 40xl20 metre ebatlarında ki düzenlenmiş taşsız az kumlu sahalarda
oynanır, ciritçi elinde 110 cm uzunluğunda, oval başı 3 cm’ den arkaya
doğru 2 cm olacak şekilde hazırlanmış ahşap sopa (Değnek ) kullanır.
Değneği at üzerinde ki oyuncu rakip oyuncuya atar. Değneğin diğer at
üzerinde ki rakip oyuncuya deymesi, rakip oyuncu tarafından tutulması,
rakip oyuncunun arkadaşlarının değneği atan oyuncuya hamle yapması,ata
kasten değnek vurulması, ciritçinin atına haşin davranması belirli
puanlamayı gerektirir, sonunda en çok puan alan takım oyunu kazanır


MAHALLİ     KlYAFETLER


     
KADIN
GİYSİSİ

  
Başta :

Eski Bayburtlu kadınlar başlarına “TEPELİK” takarlardı. Özellikle maddi
durumu yerinde olan ailelerde bu tepelikler altınlarla süslenirdi. Yine
kadınlar, başlarına çevresi “ÇIRNAKCA” tabir edilen oyalı pullu bir
yazma diğer adıyla çit örterlerdi. Bunlar muhtelif renklerde olurdu.

 

  
Gövdede:

içte köynek, onun üzerine işlik ve üç etek veya bindallı, alta şalvar
giyerlerdi. Üç eteğin üzerine hırkaya benzer koyun yününden örme “DELME”
diye tabir edilen bir giysi giyerlerdi. Üç etek elbisenin yakası açık
olduğunda göğüsü ve iç çamaşırı örtmesi için bir önlük giyilirdi.
Kumaştan yapılan bu önlük boyundan bağlanarak, delmenin altından göğüs
üzerine kadar inerdi. Üç etek üzerine uç kısmı arkaya sarkık, bir üçgen
teşkil eden, elde dokunmuş bir kuşak sarılırdı. Bu horasan kuşağı Keşmir
veya Lahuri şalı olurdu. Ayrıca üç etek üzerinde peştamal da bağlanırdı.

 


  
Ayakta:

Kadınlarda ayaklarına çank giyerlerdi. Ekonomik durumu iyi olanlar “KALLOŞ
POTİN” giyerlerdi


ERKEK GİYSİSİ


Başta :


Eskiden başlarına “KEÇE KÜLAH, FES EBANİYE” adı verilen bir  başlık
örten Bayburtlu erkekler daha sonra Cumhuriyetle beraber bu
özelliklerini bırakmışlardır. Bugün halk oyunları ekiplerinde yer alan
gençler başlan açık olarak oyunlarını sergilerler.

 


Gövdede :

İçte köynek, üzerinde özel olarak yaptırılmış içlik giyilirdi. İçliğin
üstünde kapaklı “GEZEKİ” (Çuha) bulunurdu. Bu kıyafetin üç cebi vardır,
göğüs hizasında bir, altta yanlarda iki olmak üzere. Gezeki’yi bilhassa
ekonomik durumu iyi olanlar giyerdi. Gezek’in düğmeleri süslü, kol
ağızları ayrıca kaytanlı olurdu. Gençler bellerine Keşmir ve Trablus
kuşak bağlardı. (Bu kuşaklar, geldiği yörenin adı ile anılır ancak
Bayburt’ta da dokunurdu.) Kuşağın üzerinden bir kemer bağlanırdı. Bu da
kuşak gibi koyun yününden dokunurdu. Yaşlılar horasan veya lahuri kuşak
bağlar, üzerine silahlık takarlardı. Bu silahlık deriden yapılırdı..


Bayburt erkekleri gençlik çağlarında “GÜNGÖRMEZ” tabir edilen,
yanlarında kaytanı, ön ve arkası bir olan ağlı parçaları topuğa kadar
uzanan bir elbise giyerlerdi. Güngörmezin bir kısmı uçkurlu ve kaytansız
olduğundan buna “ŞALVAR” da denirdi. Ayrıca Zıvga denilen topuktan dize
kadar üç veya dört körüklü, boğumlu giyimler çok makbuldü. Bunların
paçaları üç veya dört pannak kalınlığında kaytan işlemeli olurdu.

 


      


Ayakta
:Yünden
örülmüş çorap giyen Bayburtlu erkekler, çarık hasıl, çapula ve yerneni
gibi kösele ve deriden yapılmış ayakkabı giyerlerdi.

EL
SANATLARI


Bayburt’ta bugün devam eden en önemli el sanatları kilim, seccade ihram,
taş ve bakır işçiliğidir. Özellikle kilim, seccade ve ihramın Bayburt’ta
ayrı bir önemi vardır. Orta Asya’dan Anadolu’ya dalga dalga gelen Türk
boyları Asyadan getirdikleri geleneksel dokuma sanatını aynen burada
sürdürmüşler, yöreden elde edilen yünleri kendi yöntemleri ile tabii
boyalarla boyamışlar ve bir renk cümbüşü, bir ahenk içerisinde dokuyup
hizmete sunmuşlardır.


Evliya ÇELEBİ ‘nin l7.yüzyıl başlarında ki ziyaretinde Bayburt’tan
bahsederken şehirdeki boya hanelerde boyanan yünlerden dokunan Kilim ve
seccadelerin Avrupa’ya kadar gönderildiğinden bahsetmektedir. Yine
Bayburtlu kadınların örtünmek amacıyla yünden özel olarak çeşitli renk
ve motifte, ihram diye tabir edilen bir el sanatından bahsetmek
gerekecektir.



İHRAM (Ehram)

Bayburt
el sanatlarında ihram önemli bir yer tutar. Yörede İhram veya Ehram
olarak tabir edilen, tamamen yünden ihram tezgahında dokunmak suretiyle
hazırlanan ve Bayburt’ta bayanların örtünmek amacıyla kuIlandığı yerel
bir giysidir. Eski bir Türk geleneği olan ihram dokunma sanatının
tarihi Bayburt’ta eskilere dayanır. Ham maddesi Koyun yünü olan ihram
genç kızların ve kadınların maharetli eIlerinde bir sanat eseri olarak
şekil bulur ve dokunur. İhramda renk çok önemlidir. Genelde beyaz genç
kızların, mor, boz orta yaştaki kadınların,mor-siyah ihram ise yaşlı
kadınların tercih ettiği ihramlardır. 1,5X2 metre ebadında yapılan
ihram için temizlenmiş yaklaşık 2.5 .kg. koyun yünü gereklidir.
Günümüzde ihram olayı eskisi kadar fazla kuIlanılmadığı için asıl
görevi olan örtünme yanında yatak örtüsü, modem ize edilmiş kadın
giysileri (Yelek, heybe, şal, fular, v.s). kravat gibi gayelerle de
kuIlanıImaktadır. İhram, renkleri yanında üzerlerinde bulunan
desenlerle adlandırılır. Bunlar Arıdala ters kondu, Pirinç deni, Elma
şeleği, Kar tanesi, Çark yıldızı, Uçan kuşlar, Gordo, Mercimekler ve
Elifler v.b. gibi İhram hakkında daha geniş bilgi için
www.ehram.org
web sitesini ziyaret
edebilirsiniz.


MAHALLİ YEMEKLER


Yemekler kültürümüzün bir parçası olarak asırlardan beri devam eden
geleneksel bir yapının günümüzdeki uygulamasıdır. Bayburt yöresel
yemeklerinde görülen genel özellik, un ve una bağlı yemeklerle, etli
yemeklerin sebze ve zeytinyağlı yemeklerden çeşit olarak daha fazla
oluşudur. Bu da yörenin coğrafi şartlarının kültürel yapı üzerindeki
etkisini göstermesi bakımından önemlidir. Yöremiz kültür değerlerinin
bir öğesini oluşturan Yemeklerimizden örnekler ve yapılış şekilleri
aşağıya çıkarılmıştır;


TEL HELVASI



Kullanılan Malzemeler :

250 gr Tereyağı, 3 su bardağı un, 1 Kg. Toz şeker, 1 adet Limon.


Hazırlanışı :

1 Kg şekere, 2 su bardağı su konulup kaynatılır. Üzerine bir miktar
limon sıkılır. Şeker hafif kırmızı renge gelince bir kaşık kadar bu
şekerli sudan soğuk su içerisine dökülür, katı hale (ağda) gelirse
helvanın ağdası olmuş demektir. 250 gr. yağla kavrulan un büyükçe bir
tepsi içerisinde soğutulur, soğutulan ağda beyaz bir renk alıncaya kadar
çekip uzatılarak yoğrulur sonra iki ucu birleştirilerek simit şekline
getirilir tepsideki soğutulmuş, kavrulmuş un içerisine konur üzerine
kavrulmuş un dökülerek üç dört kişi ta rafından kenarlara doğru
çekilerek halka büyütülür bu halka ikiye katlanarak küçültülerek tekrar
ay nı işlem yapılır, katlar incelinceye kadar devam edilir, tel telolan
katlar kopartılarak servis yapılır


SÜT BÖREĞİ


Kullanılan Malzemeler :

l su bardağı süt veya yoğurt, 1 su bardağı su, i subardağı Tereyağı, 3
adet yumurta, 250 gr. Kavrulmuş fındık, 3 su bardağı süt (şerbet için:2
su bardağı Toz şeker, 1 çay kaşığı Karbonat yeterince un.


Hazırlanışı :



Yumurta, bir su bardağı süt veya yoğurt, su, karbonat ve tere yağı
karıştırılır. Üzerine un ilave edilerek baklava hamuru gibi bir hamur
yapılır.14,15 parçaya ayrılıp 15 dakika kadar dinlendirilir, ince olarak
açılan yufkalar yağlanmış tepsiye teker teker dizilir. Her üç dört yufka
arasına dövülmüş fındık serpilir. Bu şekil de bütün hamur bitinceye
kadar yufkalar açılıp tepsiye serilir. Yufkaların açılması
tamamlandıktan sonra istenilen şekilde kesilip üzerine biraz tereyağı
dökülür ve orta sıcaklık da bir fırında hamur pembe renk alıncaya kadar
pişirilir. Kızarmış börek fırından çıktıktan sonra, pişirilmiş süt
üzerine şeker ilave edilerek tadı ayarlandıktan sonra elde edilen süt
şerbeti ılık olarak üzerine dökülür. .


        Sunum :süt şerbeti döküldükten sonra bekletilmeden ılık
olarak servis yapılır.


TATLI ÇORBA



Kullanılan Malzemeler :

i Kg kurutulmuş Kuşburnu veya-Yı Kg. Kuşburnu Marmeladı, 100 gr. Kuru
Üzüm, 1,5 Kg. Toz şeker, Kg. Yarma (Gendime) 100 gr. İncir
(istenirse), 100 gr. Kuru Fasulye, 100 gr. Kaysı, 100 gr. Erik
(istenirse) 250 gr. Fındık, 1 su bardağı un ve tuz



Hazırlanışı :

Kuşburnu iyice pişirilerek ezilir önce süzgeçten sonra elekten
geçirilerek süzülür. Başka bir kapta iyice pişirilen yarma ve yine
önceden iyice pişirilen fasulye süzülen suya katılır, un su ile
karıştırılıp bulamaç halinde üzerine ilave edilir bir taşım kaynatılır.
Başka kapta diğer malzemeler (kayısı, üzüm, erik, incir) pişirilerek
şekerle birlikte karışıma ilave edilir ve bir taşım kaynadıktan sonra,
soğumaya bırakılır. iyice soğutulan tatlı çorba üzerine dövülmüş fındık
serpilerek


KESME ÇORBA



Kullanılan Malzemeler


:


200 gr. Y. Mercimek, i ad. Yumıırta, 2 yemek kaşığı salça, i ad. Soğan
(orta), 100 gr yağ, lsu bardağı un, Yeterince su, tuz, bir miktar Dargın
(istenirse)



Hazırlanışı :

Un içerisine su, tuz, yumurta konularak katı bir hamur yoğrulur, biraz
bekledikten sonra hamur açılır, makama gibi ince ince kesilir. Diğer
taraftan mercimek iyice pişirilir doğranan soğan yağla pembeleştirilir.
Dargın, salça, su katılır üzerine mercimek ilave edilir kaynatılır,
üzerine kesilen çorbalık hamurlar karıştırılır. Bir kaç taşım
kaynatıldıktan sonra servis yapılır.


GALAÇOŞ



Kullanılan Malzemeler :

250 gr.Y.Mercimek, 200gr. Tereyağı, 1/2Kg. Kıyma, 1 adet soğan
(irice), 2 kaşık salça, 250 gr. Gurut (Kurutulmuş Ayran süzmesi) veya
yoğurt süzmesİ.


Hazırlanışı


:

Mercimek, et,soğan,salça ve yağ ile birlikte, mercimek suyu çekinceye
kadar pişirilir. Diğer taraftan Gurut (Kurutulmuş Ayran sÜZIDesi) veya
yoğurt sÜZIDesi sulu bir kıvama gelinceye kadar sıcak suyla ezilerek
kaynama noktasına kadar ısıtılır. Kaynamamasına özen gösterilir, kaynama
olursa çökelek haline gelir ve kullanılamaz, hazırlanan bu eriyik
önceden tabağa doğranan bayat ekmekler üzerine dökülür. Üzerine de bol
yağlı mercimek ilave edilerek servise sunulur.


EKŞİLAHANA



Kullanılan Malzemeler :

250 gr parça et veya Kavurma, 1 kg Ekşi lahana (Salamura) i Su bardağı
bulgur, 2 Yemek kaşığı böbrek yağı, i Ad. kuru Soğan (orta), i çay
kaşığı kırmızı biber, 2 Yemek kaşığı salça (Domates), i Tutam tuz.



Hazırlanışı :

Su ile et yaklaşık 20 dakika haşlanır. Önce üzerine bulgur ilave
edilerek bir taşım kaynaması sağlanır, sonra küçük küçük doğranmış ekşi
lahana ektenir. Bir başka kapta soğanlar pembeleşinceye kadar
yağ,kırmızı biber, salça karıştırılarak pişirilir. Bu karışım ekşi
lahananın içerisine konulur, kavurma ile pişiriliyorsa bu aşamada ilave
edilir ve yaklaşık 45 dakika pişirilir. Bir müddet dinlendirildikten
sonra servis yapılır.


LOR DOLMASI



Kullanılan Malzemeler :
 
1kg. taze lor (çökelek), i su bardağı bulgur, 2 adet Yumurta, 1 su
bardağı süt kaymağı, 4 Kaşık Tereyağı, Dargın, i kg. Pancar yaprağı veya
Evelik, i deste taze soğan (kuru soğanda olabilir), Tuz



Hazırlanışı :

Yapraklar yumuşaması için kaynar suda bir taşım haşlanır. Taze lor
içerisine yumurta süt kaymağı, haşlanmış bulgur, ince doğranrnış taze
soğan, yeteri kadar tuz ve dargın konularak yoğrulur. Daha sonra
istenilen büyüklükte sıkılarak yaprağa sarılır. Yağlanmış tepsiye düzgün
bir şekilde dizilir üzerine yarım çay bardağı süt veya su ilave edilerek
orta sıcaklıktaki finnda pişirilir. Servis yapılırken üzerine eritilmiş
tereyağı dökülür.


YALANCI DOLMA



Kullanılan Malzemeler :

1/2 kg. Lahana yaprağı, 2 su bardağı bulgur, 250 gr Parça et veya
Kavurma, 2 yemek kaşığı salça, ISO gr. Tereyağı, 2 çorba kaşığı un, 1
adet kuru soğan (Büyük), Tuz ve Kırmızı biber.



Hazırlanışı :

Önce bulgur, pilav gibi pişirilir,lahana yaprakları ise sıcak su ile
haşlanır, pişirilmiş bulgur içerisine 2 çorba kaşığı un katılarak
karıştırılır, dolma iç    hazırlanara haşlanmış yapraklarasarılır.Başka
bir            kapta soğan pembeleşinceye kadar kızartılır üzerine parça
etler eklenerek pişirilir,sonra dolmalar eklenir kavurma ile
pişiriliyorsa dolma ile birlikte kavurmalar konulur, 2 bardak su ilave
edilerek bir kaç taşım pişirilir.


İLDE
YAPILAN FESTİVAL VE ANMA GÜNLERİ


  • 21 Şubat Bayburt’un düşman işgalinden kurtuluşunun yıl dönümü olarak
    her yıl “Kurtuluş Haftası” şeklinde çeşitli spor ve kültürel
    etkinliklerle kutlanmaktadır .


  • İlimizde ilki 14-17 Temmuz 1995 tarihinde ulusal düzeyde yapılan
    “Bayburt Dede korkut Kültür-Sanat Şöleni” her yıl Temmuz ayının üçüncü
    haftasında tekrarlanmaktır. Şölen kapsamında: çeşitli kültürel ve
    sportif faaliyetlerin yanı sıra şölenin son günü yayla şenliği
    düzenlenmektedir.

Çorum Tarihi

Yazı kategorisi: ÇORUM 16:40 am yazan: imemleket

ÇORUM ADININ
ÖYKÜSÜ

Çorum
adının bugünkü konuma geçişinin öyküsü çeşitlidir. Önceleri kent büyük bir
zelzele ve sel felaketine uğramış, yer ila yeksan olmuştur. Bundan sonra kent
halkı Müslüman dinini kabul etmiş, ancak Danişmend Ahmet Gazi’nin kuşatması
sırasında Bizans valisi Nestor ile anlaşan yerli halk bu kez Hıristiyan dinini
kabullenerek, Ahmet Gazi’ye oyun oynamışlardır. Sel ve zelzele felaketinin
gelişiyle ilgili bir yakıştırma yapılarak yerli halka
CÜRÜMLÜ adı verilmiştir.
Daha sonra isim
ÇORUMLU olarak değiştirilmiştir.

Bir başka öykü ise, Danişment Ahmet Gazi’nin fetihten sonra Çorum ve havalesine
Türkmenlerin Alayuntlu neslinden oymağını reisleri İlyas bey’le yerleştirdiği
ve Çorum’lu adının daha sonra Çorum olarak değişmesi sonucu ilin isimin kalmış
olmasıdır.

Evliya Çelebiye göre
ise kentin adınını Çorum ve Çevri-Rum deyişlerinin değişmesi sonucudur.
Türklerin Anadolu’ya yerleşmesi sonrası, Türkmen boylarının Çorum ve yöresini
otlak ve yayla olarak kullanması yerli halkın (genelde hıristiyan’dır) göçe
zorlanmış olması Evliya Çelebiyi bir bakıma haklı çıkarır gibi olmaktadır.

Çorum’a yarleşen Türkmen boylarının en önemli işlevlerinden birisi 1. ve
2.haçlı seferlerine karşı koymaları ve haçlı ordularını hırpalamış olmalarıdır.

Çorum’un Tarihi

Çorum ili Karadeniz bölgesinin İç Anadolu’ya açılan kapısıdır. Beşbin yıllık
tarihi geçmişe sahiptir. Hititlerin başkenti Hattuşa Boğazkale ilçesindedir.
Alaca ilçesi Alacahöyük ve Ortaköy ilçesindeki Şapinuva’da Hitit medeniyetinin
çok değerli kalıntıları vardır.Çorum tarihi varlığı yanında eşsiz doğa
güzelliklerine sahiptir. Kargı, Abdullah, İskilip, Bayat ve Osmancık yaylaları
önemli piknik ve dinlenme alanları olup,Çatak Milli Tabiat Parkında kayak
tesisi mevcuttur.

KÜLTÜR VE TURİZM
FAALİYETLERİ OLGUSU İÇİNDE İL VE ÇEVRESİNİN YERİ


Eski ve köklü bir kültür yapısına sahip olan Çorum birçok medeniyetlere
beşiklik etmiştir. Tarihi paleolitik devre kadar uzanan ilde, M.Ö. 4000′li
yıllardan itibaren aralıksız iskan edildiği görülür. Çorum, pekçok uygarlıkların
kalıntısını saklayan açık hava müzesi durumundadır. Anadolu’nun yerli kültür
sanat geleneğini devam ettiren kentin en önemli Turizm merkezi Hititlere
başkentlik yapmış olan BOĞAZKÖY’dür.

İlin Kültür ve Turizm yönünden odak
noktasını oluşturan Boğazköy ve Hititlere ait diğer kent kalıntıları ile tarihi
yapılar turizmi canlı tutan etkenlerdir. İl’in önemli olan diğer özelliği
Karadeniz Bölgesi’ni İç Anadolu’da bulunan turizm merkezleri ile diğer turistik
merkezlere bağlayan yol üzerinde geçit durumunda bulunan İlimiz turizm
açısından gerekli yatırımları beklemektedir.

Çorum Anadolu’nun yerli kültür ve sanat geleneğini devam ettiren, çeşitli
uygarlık kalıntılarını saklayan açık hava müzesi özelliğini taşır. Çorum ve
çevresi aslında tümüyle arkeolojik kazılar sonucu Çorum ve yöresinin tarihi
geçmişini aşağıdaki biçimde sıralayabiliriz

          

Çorum

 

 

 

Çorum


ÇORUM

GENEL BİLGİLER

Yüzölçümü: 12.820 km²

Nüfus: 609.863 (1990)

İl Trafik No: 19

Karadeniz Bölgesinin İç Anadolu’ya açılan kapısı olan Çorum İli
, Anadolu kültür mozaiği içerisinde eşsiz bir konuma sahiptir.

Günümüzden 7 bin yıl öncesine ait kültürel verilere rastlanan
Çorum’da, ilk organize devleti kuran Hititlerin ilk başkenti Hattuşa
bulunmaktadır.

Hattuşa Anadolu’nun kalbinde, UNESCO tarafından Dünya Kültür
Mirası Listesine alınmış ülkemizdeki 9 değerden biridir. Hitit uygarlığı en
az Mısır Uygarlığı kadar eski ve zengin bir uygarlıktır. Hititlerle
Mısırlılar arasında yapılan Kadeş Antlaşması metin tabletleri Boğazköy’de
bulunmuştur.

Hititlerin diğer önemli kült (dini) merkezlerinden sayılan,
arkeolojide Arinna olarak bilinen Alacahöyük Ören Yeri; 13 Kral Mezarı ,
Hatti Tunç Güneş Kursu ve Sfenksli Kapıları ile görülmeye değer tarihi bir
yerdir. Ulu Önder Büyük Atatürk’ün bizzat direktifleriyle ilk milli
kazılarımızın başlangıç noktası olması ile de önem arzeder.

Ortaköy İlçesindeki Şapinuva ören yeri de büyük bir Hitit kenti
olup, hala sürmekte olan kazı çalışmalarında bol miktarda yazılı belge ortaya
çıkarılmıştır.

Ayrıca, 1990 yılında başlatılan ve kongre dili Türkçe olan
“Hititoloji Kongresi” her üç yılda bir düzenlenmekte olup, 6 yılda
bir de Çorum’da gerçekleştirilmektedir. Bu kongreye dünyanın bir çok yerinden
bilim adamı katılmaktadır.

Hitit uygarlığının yanısıra, her biri sanat şaheseri olan
Selçuklu ve Osmanlı Dönemine ait; cami, köprü ve kalelerle süslü Çorum,
yayları ve İncesu Kanyonu gibi doğal güzellikleri ile de görülmeye değer bir
yerdir.

Meşhur leblebisi, Osmancık ve Kargı’da üretilen kaliteli pirinçleri
dünyaca tanınmaktadır.

İLÇELER

Çorum (merkez), Alaca, Bayat, Boğazkale, Dodurga, İskilip,
Kargı, Laçin, Mecitözü, Oğuzlar, Ortaköy, Osmancık, Sungurlu, Uğurludağ.

Alaca: İl merkezine uzaklığı 50km’dir. Yozgat-Çorum,
Sungurlu-Tokat karayollarının kesiştiği yerde bulunmaktadır.

Alaca’da turizme açık en önemli tarihi yerler Eskiyapar ve
Mahmudiye köyündeki tarihi kalıntılar ile Hitit Dönemi eserleriyle dolu olan
Alacahöyük, Kalınkaya ve Pazarlı ören yerleridir. Gerdekkaya mezarı ile
Koçhisar Mağarası da turistlerin uğrak yerlerindendir. İlçe merkezinde 1763
yılında Ömer Osman Paşa tarafından yaptırılan Eski Cami ile 1893 yılında
Ardahan Göçmeni Şeyh Efendi tarafından ahşap olarak yaptırılan Yeni Cami ve
Hüseyin Gazi Türbesi de tarihi değeri olan yapılardır.

Boğazkale: İl merkezine uzaklığı 83 km’dir. İlçede bulunan
BOĞAZKÖY, UNESCO tarafından Dünya kültür mirası olan ülkemizdeki 9 yerden
birisidir. Ayrıca; Yazılıkaya Açık hava mabedi ilin önemli bir turistik
yerlerindendir.

Kargı: İl merkezine uzaklığı 113 km’dir. Osmancık –Tosya yolu
üzerinde Kızılırmak Vadisinde şirin bir ilçedir. Kargı’da tarihi eserler
arasında IV.Murad’ın hanımı Mihrihatun adına Karaseki Köyünde yaptırılan
Mihrihatun Cami ve hamamı, Oğuz köyünde Selçuklulardan kalma cami, Hacıhamza
Kalesi ve Hanı en önemlileridir.

Kargı’nın yaylaları en önemli turistik mekanlardır. Abdullah
yaylasında her türlü alt yapı mevcut olup, konaklama problemi
bulunmamaktadır. Sözkonusu yöre; Kargı Yaylası, Eğinönü Yaylası, Aksu, Göl,
Örencik, Karaboyu, Gökçedoğan Yaylaları ile yayla turizmine oldukça elverişli
bir yerdir.

Laçin: Laçin, Çorum –Osmancık karayolu üzerindedir. Anıtsal Kaya
Mezarı, Laçin Köşk Evi Mesire Yeri çekim alanlarıdır.

Mecitözü: Çorum-Amasya karayolu üzerindedir. Çorum’a uzaklığı 37
km’dir. İlçede turizme hizmet edebilecek en önemli tarihi yapı Elvan Çelebi
Cami(1352) Tekke ve Türbesi ile yanındaki hamamıdır.Beke (Figani)kaplıcaları
da iç turizme hizmet vermektedir.

Ortaköy: İl merkezinin güneydoğusunda, Mecitözü ilçesinin
güneyinde yer alır. İl merkezine uzaklığı 53 km’dir. Ortaköy ilçesinde
Hititlerin önemli ticaret merkezlerinden olan Şapinuva’da kazı çalışmaları
devam etmektedir. Ayrıca; İlçeye bağlı İncesu köyündeki İncesu kanyonu ve
Aşdavul kasabasındaki Damlataş mağarası görülmeye değer yerlerdendir. İncesu
köyüne yakın Çekerek ırmağı kıyısında, İncesu Kanyonunun içerisinde kayalara
oyulmuş Kybela Kaya Kabartması önemli tarihi yapılardandır.

Osmancık: İl merkezine 56 km uzaklıktadır. Çorum-Kargı ile
Samsun-İstanbul yollarının kavşak noktasındadır. Çorum’un en eski
ilçelerinden biridir. Osmanlı döneminde tarihi ipek yolu üzerinde bulunan
Osmancık’ta Koyunbaba Köprüsü ve Türbesi, Osmancık Kalesi, Koca Mehmet Paşa
Camii (imaret camii) Baltacı Mehmet Paşa Çeşmesi görülmeye değer yelerdir.
Ayrıca ; Başpınar ve Karaca Yaylaları, yayla turizmi açısında oldukça
elverişli doğal güzelliklerdir

10.03.06

Yazı kategorisi: BARTIN, Uncategorized 16:40 pm yazan: imemleket

NÜFUS İL GENELİ: 184.178 merkez: 35,992 (2000)        

İLÇELER:

İLGİ ÇEKİCİ YERLER: Kızılkum, Mogada, Güzelcehisar, İnkumu, Bozköy, Çakraz, Delikli Şile, Göçgün, Çambu, Tekkeönü plajları; Uluyayla, Ardıç, Kalkanlı, Zoni yaylaları; Orduyeri, Gökyar, Dip, Gölderesi, Ulukaya, İğneciler,Aksu Çayı Çağlayanları; Gürcüoluk ve Sipahiler Mağaraları; Bartın-Kastamonu Küre Dağları Milli Parkı; Amasra Müzesi, Amasra Kalesi, Tekkeönü Kalesi, Güzelcehisar Kalesi, Şarköy ve Fırınlı Kaleleri;Halilbey (Yukarı Cami), İbrahimpaşa (Orta Cami), Şadırvan (Aşağı Cami),Fatih Camileri; İçkale Mescidi, Yılık Kilise, Aya Nikolas Kilisesi, Ebu Derda Türbesi, Taşhan, Dervişoğlu Hanı,Bedesten, Bartın Şehir Hamamı, Somaklıoğlu Hamamı, Osmanlı Hamamı, Kemerköprü, Asma Köprü, Orduyeri (Kışla) Köprüsü,Kemerdere Köprüsü,Amasra Kuşkayası Yol Anıtı, Antik Tiyatro, Akropol, Necropol, Amasra Toprakaltı Galerileri, Horhor (Dere Tüneli), Rıhtımlar ve Dalgakıranlar, Büyüktepe Mağarası, Çeştepe Höyüğü, Kurucaşile Hisarkale Mahzeni, Şadırvan. 

     TARİHÇESİ

     PARTHENİA”dan Bartın’a dönüşen adın kaynağı “PARTHENİOS”dur. Bartın ırmağının antik çağdaki adı olan Parthenios; Yunan mitolojisinde, OKENAUS’un çocuklarından birisi ve “Sular Tanrısı”dır. “Sular ilahı veya Muhteşem akan su” anlamlarına gelir. Bir başka anlamı da “Genç Bakire veya Genç Kızlar için koro türküleri”… “Genç Bakire” ise, tanrıça Athena’nın bir sıfatı…Antik çağda Parthenios adı verilen Bartın ırmağının kenarında kurulan Bartın kentinin PARTHENIA adıyla anıldığı ve zamanla Bartın’a dönüştüğü yazılı kaynaklardan anlaşılmaktadır.

         Bartın’ın ilk sahiplerinin,M.Ö.14.yy.da Gaskalar ve M.Ö.13.yy’da Hititler olduğu kabul edilmekte,daha sonra Bolu Havalisine yerleşen Bitinyalılar ile Kastamonu Havalisinde hüküm süren Paflagonyalıların,sınırlarını Parthenios’a kadar Genişlettikleri böylece Bartın Topraklarının bu iki egemenliğin sınırları içinde yeraldığı bilinmektedir.M.Ö.12.yy.sonlarında Bithynie Bölgesindeki Bartın Friglerin, Paplagonie Bölgesindeki Amasra Fenikelilerin eline geçmiş, Fenikeliler; Amasra (Sesamos), Ereğli (Heraklia), Sinop(Sinope) ve Tekkeönü’nde (Kromna) ilk Sayda Kolonilerini oluşturmuşlardır.

        M.Ö. 9.yy.da Akdeniz’deki güç dengelerinin bozulmasıyla Fenikeliler ve ortakları Karyalılar Amasra ve Kromna’yı terkettiler.

        Bartın ve çevresi, M.Ö.7.yy.sonlarında Kimmerlerin,M.Ö.6.yy.da Lidyalıların,M.Ö.547 yılında da Perslerin hakimiyetine girdi. 216 yıllık Pers döneminde Karadeniz Kolonileri Perslon dostluğu sayesinde uzun süre bu statülerini korudular.

        M.Ö. 334 yılında,Makedonya Kralı İskender,Perslerin hakimiyetine son vererek bölgenin sahibi oldu.Bartın ve Ulus’’n yönetimini General Eumenes’’, Amasra ve Tekkeönü’nün yönetimini de Fridya Satrabına bıraktı.Ancak, Amasra yönetimi M.Ö.302-286 yılları arasında el değiştirerek Kraliçe Amastris tarafından yönetilmeye başlandı.M.Ö. 12. yy’dan beri Sesamos adıyla anılan kent 16 yıllık Kraliçe Amastris Döneminden sonra kraliçenin adını aldı. Bu dönemde; Kromna (Tekkeönü), Tios (Filyos-Hisarönü) ve Kyteros (Gideros) sitelerinden oluşan Symoikismos Siteler Birliğine Başkent oldu.

       M.Ö.286 yılında Kraliçe Amastris,oğulları tarafından bindiği gemi batırılmak suretiyle öldürülünce kent yeniden Eumenes’ce yönetilmeye başlandı.Amasra ve Bartın çevresi yöredeki savaşlar sonrasında M.Ö.279 yılında Pontus Krallığının egemenliğine girdi.

       OSMANLI DÖNEMİNDE BARTIN  

        1402 yılında yapılan Ankara savaşı sonunda bir ara İsfendiyaroğlu Beyliği’nin eline geçen kent 1461 yılında tekrar Osmanlı Devleti egemenliğine girmiştir.

        1460 yılına gelindiğinde, Bartın ve çevresi Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde, Amasra ise Ceneviz Kolonisi idi.Anadolu’da Türk birliğini sağlamak Cenevizlilerin elinde bulunan Karadeniz ticaretini ve denizyolunu ülkesine kazandırmak amacıyla Kuzey Anadolu Seferine hazırlanan Fatih Sultan Mehmet Han, ilk hedef olarak Amasra, Kastamonu ve Sinop’ seçti.

        1460 yılında, Fatih Sultan Mehmet Üsküdar’dan avlanmak bahanesiyle yola çıkarken,Mehmet Paşa Komutasındaki Osmanlı Donanması da denizden hareket etti.Fatih Bolu’ya geldiğinde Kastamonu ve Sinop yörelerine hakim olan ve Candaroğulları Beyliği’nin devamı sayılan İsfendiyaroğulları’nın Beyi İsmail Bey, padişaha kıymetli eşya göndererek bağlılığını bildirdi.Yoluna devam eden Fatih Ekim ayında Bartın’a gelip ordugahını bugünkü Orduyeri’ne kurdu.Donanmayla haberleşme sağlayan haberciler, Donanmanın Amasra açıklarında göründüğünü bildirdiklerinde, Amasra üzerine yürüyen Fatih, Ceneviz Senyoru’ndan kan dökülmeden Amasra’yı teslim aldı.

       Bartın,Osmanlı döneminin 1460-1692 yılları arasında Anadolu Beylerbeyliği’ne bağlı Bolu Sancağı sınırları içinde yer aldı.Bolu Sancağının kaldırılmasıyla 1692-1811 yılları arasında Voyvodalıkla yönetilen Bartın, 1811 yılında da Kastamonu Vilayetine bağlı olarak yeniden kurulan Bolu Sancağına bağlandı.

        Bu dönemde ticari potansiyeliyle bölgenin Pazar yeri olan ve Oniki Divan adını alan Bartın, 1867 yılında ilçe oldu. 1867 yılında da Belediye Teşkilatı kuruldu.

        CUMHURİYET DÖNEMİNDE BARTIN

       1920 yılında Zonguldak Mutasarrıflığına bağlanan Bartın’ın 1924 yılında Zonguldak’ın il olmasıyla birlikte bu ilin ilçesi haline gelmiştir. 7 Eylül 1991 tarihinde de 28.08.1991 tarih ve 3760 sayılı yasayla il statüsüne kavuşmuştur.

       Bartın iline bağlı ilçelerden Osmanlı döneminde ilçe iken Cumhuriyetle birlikte bucak statüsüne düşürülen Amasra, 1987 yılında yeniden, Ulus 1944 yılında, Kurucaşile 1957 yılında ilçe olmuştur.

       Bartın’ın halen Merkez, Amasra, Ulus ve Kurucaşile olmak üzere 4 ilçesi, Arıt Kozcağız, Kumluca ve Abdipaşa beldeleriyle birlikte 266 köyü vardır.