09.26.06
TARİHÇE
Bingöl”ün bilinen en eski ismi Cebel-cur dur. Cebel dağ, Cur akan anlamındadır.
Bu kelimenin zamanla Çabakçur şeklinde telaffuz edildiği ihtimali kuvvetlidir.
Zaten Çabakçur akan temiz su anlamına gelir. 
Evliya Çelebiye göre bu
isim Büyük İskender tarafından verilmiştir. Rivayete göre Büyük İskender
vücudundaki dayanılmaz ağrılar için nice hekimlere baş vurduğu halde şifa
bulamaz. Bunun üzerine Ab-Ul Hayat (ölümsüz hayat) suyunu aramaya başlar. Uzun
aramalardan sonra kaynağı kendisi olmasa da o sudan içip dayanılmaz ağrılardan
kurtulur. Faydasını gördüğü bu suya “Makdis lisanı” üzerine cennet suyu anlamına
gelen Çabakçur adını verir. Doktorlarına, sizlerin çare bulmadığınız ağrılarıma
Allah cennet ırmaklarından deva verdi. Burada benim adıma bir kale yapın ve
adını Çabakçur koyun demiştir. Daha sonra çeşitli kaynaklarda Mingöl olarak
karşımıza çıkar. Mingöl göller bölgesi anlamındadır. Mingöl kelimesi de zamanla
halk tarafından Bingöl şeklinde telaffuz edilmiş bin tane göl anlamındadır.
Daha sonra Bingöl”e Çevlik denmiştir. Bağ bahçe anlamındadır. Bu ad günümüzde
yöre halkı tarafından halen kullanılmaktadır.
1874 yılında yapılan bir
idari düzenlemeye dayanılarak 1881 de Bitlis vilayeti kuruldu. Çabakçur ve Genç
bölgesi Bitlis Vilayetine, Kiğı Erzincan”a, Karlıova Muş”a bağlandı.
Cumhuriyetin ilanından sonra 1926 yılında Elazığ, 1929 senesinde Muş”a
bağlanan Bingöl, 1936 yılında çıkarılan bir kanunla il haline getirildi. Bu
kanunun Bingöl iline ait metni aynen şöyledir. “Yeniden 9 kaza ve 5 vilayet
teşkiline ve bunlarla 32 Nahiyeye ait Kadrolar Hakkında Kanun
Kanunun
numarası:2885
Kabul Tarihi:25-12-1935
Resmi Gazete ile Neşir ve ilanı: 4
Ocak 1936
Numara:3197
Madde 5: Muş vilayetinin Çabakçur, Genç,
Solhan, Bingöl kazaları ile Erzincan vilayetinin Kiğı kazasından teşekkül etmek
ve merkezi Çabakçur kasabası olmak üzere Bingöl vilayeti kurulmuştur.”
1945 yılında il merkezi olan Çabakçur”un adı Bingöl olarak
değiştirilmiştir.
TARİHÇE
| BİLECİK’İN TARİHİ |
Bilecik’in belgelere göre bilinen tarihi milattan önce 1950′li yıllarda yaşamış olan Trakya kavimlerinden “Thynler”le başlar. Tarihte pek çok uygarlıklara sahne olan yöre, d
aha sonra Mısırlılar, Hititliler, Frigler, Kimmerler, Lidyalılar, Persler, Makedonyalılar, Bitinya Krallığı ve Roma imparatorluğu’nun geçiş dönemini yaşamıştır.
Doğu Roma Dönemi’ nde BELEKOMA adıyla bilinen şehir bir Tekfurluk idi. Tekfur denilen beyler yönetiminde kentin çevresi kaleyle korunurdu. Eski Bilecik Vadisinde bulunan ünlü Belekoma Kalesinin bugün ancak temelleri ayakta kalabilmiştir.
Bilecik, Kayı Boyu’nun Orta Asya’dan 400 çadırla gelip kök saldığı, yurt edinip yerleştiği ve Söğüt’te Osmanlı Devleti’ni kurdukları yerdir. Yine büyük önder Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nda “Siz orada yalnız düşmanı değil, Türk milletinin makus talihini de yendiniz” dediği yerdir Bilecik. Bu özellikleri ile de
kuruluş ve kurtuluş anılarını ve izlerini taşır.
Ulu çınar ağaçlarının serin gölgesinde buz gibi yayık ayranını yudumlamak, bozulmamış, kirlenmemiş göletleriyle çamların kucaklaştığı huzuru hissetmek; üzerinde rengarenk çiçekleri, yüzlerce bitki türleri, berrak suları ve tertemiz havasıyla yaylaların kekik kokusunu teneffüs etmek, cıvıl cıvıl kuş seslerinin yankılandığı dağlarda dolaşmak ister misiniz?.
Mermeri, fayansı, ayvası, narı, kirazı, üzümü ve hünerli ellerin işlediği turistik el sanatı ürünleri ile de ünlü ilimizin konukseverliği sizleri bekliyor.
İşte BiLECiK !!!
TARİHÇE
| Araştırmalar sonucunda Bursa ve civarında M.Ö. 4000′li yıllardan itibaren çeşitli yerleşimlerin olduğu saptanmıştır. Fakat yöreye ait kesin bilgiler M.Ö. 700′lere dayanmaktadır. Homeros bölgeden Mysia olarak söz etmektedir. Günümüzde Bursa yöresinde Mysia yerleşmelerini anımsatan iki köy bulunmaktadır: Misi(Gümüştepe) ve Misebolu. |
|
| Tarihi coğrafyada bölgeye Phrygia da denilmektedir. M.Ö. 700′lerde Skyth’lerden kaçan Kimmer’lerin Phrygia devletini yıktıkları bilinmektedir. Bursa adı, bu şehri kuran Bithynia Kralı Prusias’dan gelmektedir. M.Ö. 7.yy’da bu bölgeye göç eden Bityn’ler buraya Bithynia adını verirler. M.Ö. 185′te Kartaca’nın yetiştirdiği büyük generallerden Hannibal’in Kral I. Prusias’a Prusias ve Olympus kentinin kurulmasını örgütlediği bilinmektedir. Prusias adı zamanla Prusa, sonra da Bursa’ya dönüşmüştür. M.Ö. 74′te Roma İmparatorluğunun egemenliğine geçen Bithynia Roma’dan gönderilen Proconsul(Eyalet Valisi)’lerce yönetilen bir Asya Eyaleti haline gelmiştir. V Bursa M.S. 385-1326 yılları arasında ise Bizans dönemini yaşamıştır. M.S. 555′lerde bölgede ipek üretimine başlanmış ve doğal sıcak sulu kaplıcaların üretilmesi ile küçük bir kaplıca kenti kurulmuştur. |
|
| Prusa (Bursa) 1204-1261 yılları arasında Nikaia(İznik)’a bağlı, genelde kale içinde kalmış, fazla büyüyememiştir. Selçuk İmparatorluğu’nun zayıflayıp dağılmaya başlamasıyla kurulan Anadolu Beylikleri içinde zamanla gelişen Osmanlı Beyliği çevredeki Tekfur’ların arazilerini de alarak güçlenmiştir. Bursa 1307 yılında Osman Bey tarafından kuşatılmış, uzun süren kuşatmadan sonra 6 Nisan 1326′da Osman Bey’in oğlu Orhan Bey kenti zaptetmiştir. 1335 yılında başkent Bursa’ya taşınmış ve kentte büyük imar hareketleri yaşanmıştır. |
|
| Osmanlılar Bursa’yı aldıklarında kent sadece hisar içinden ibaretken Orhan Gazi şehri hisarın dışına çıkararak Orhan Gazi Külliyesini kurdurtmuştur. Surlar dışında mevcut yerleşmeye yakın, hakim noktalarda cami ,hamam, imarethane, darüşşifa, medrese gibi kamu yapıları inşa edilerek bu külliyelerin çevrelerinde konut alanları yaratılmış ve böylece bir yerleşme geleneği başlamıştır. I. Murad Hüdavendigar zamanında (1363) başkent Edirne’ye taşınmıştır. II.Fatih Mehmed’in İstanbul’u fethetmesinden sonra ise Bursa’nın faal rolü son bulmuş ve yönetim merkezi niteliğini kaybetmiştir. |
|
| Tanzimat sonrası dönemde Hüdavendigar Vilayeti merkezliği yapan Bursa’ya 1900′lü yılların başında Bilecik, Kütahya, Karesi (Balıkesir), Karahisar (Afyon) sancakları bağlı bulunmaktaydı. Milli mücadele dönemlerinde çeşitli ayaklanmaların yaşandığı Bursa, 8 Temmuz 1920′de Yunalılarca işgal edilmiş; 30 Ağustos savaşından sonra Türk birliklerince geri alınmıştır. |
|
| Bursa’da Roma ve Bizans Dönemlerinden günümüze ulaşabilmiş yapı yoktur. Eski kenti çevreleyen surların ilk olarak Bithynialılarca yapıldığı, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde ise onarılarak kullanıldığı düşünülmektedir. Bursa, Osmanlı İmparatorluğunun ilk 200 yıllık döneminde diğer kentlere göre büyük gelişmeler göstermiş, bir çok mimari yapı ile süslenmiş, devrinin tanınmış medreseleri ile bilim aleminin merkezi olmuş, canlı bir ticaret şehridir. I.Murad zamanından başlayan Hüdavendigar Külliyesi, I. Beyazıd’ın yaptırdığı Yıldırım Külliyesi, I.Mehmed (Çelebi) döneminde başlayıp II. Murad zamanında tamamlanan Yeşil Külliyesi Bursa’nın mekansal gelişimini etkileyen ve bugünde ayakta duran büyük komplekslerdir. Cumhuriyet dönemiyle birlikte planlama çalışmalarına başlanan şehirde, 1960′lı yıllardan itibaren sanayinin önemi artmış, kentin nüfus ve kentsel gelişimi hızlı bir değişime uğramıştır. Coğrafi konumu, tarımsal, ticari ve sanayi potansiyelinin yüksek oluşu kentin çekiciliğini her dönem korumasını sağlamaktadır. |
TARİHÇE

Burdur İli Neolitik çağa kadar inen zengin tarihi
içinde bir çok yerleşmelere sahne olmuştur. Çeşitli kaynaklar ve çevrede görülen
arkeolojik kalıntılar bu uzun geçmişin safhalarına işaret eder. Ancak yeterince
araştırma ve kazı yapılmadığından, Burdur tarihini hiç değilse ana çizgileri ile
saptamak mümkün olmaktadır. İl topraklarının büyük bir kısmı antik PİSİDİA
bölgesinin sınırları içindedir.
BURDUR’DA TARİH
ÖNCESİ ÇAĞLAR
NEOLİTİK
ÇAĞ;Burdur Hacılar Köyünde
1958-1960 yıllarında Prof.J.Mellaart tarafından yapılan kazılarda ana toprak
üzerine oturmuş ve M.Ö.7 Bine tarihlenen Keramik Neolitik tabaya
rastlanılmıştır. Bu yerleşmeden sonra 9-8-7-6 tabakaları içine alan ve M.Ö. 5400
tarihinde bir yangınla sona eren Geç Neolitik yerleşme görülmüştür. Hacılar,
Konya Çatalhöyük ile birlikte Anadolu’da bugüne kadar araştırılan yerleşme
yerlerinden en eski kültürü içerenlerdendir. Çok uzun süren Paleolitik Çağdan
sonra başlayan Neolitik Çağın başlıca özelliği; İnsanların hayvanları
evcilleştirmesi, üretici olarak tarım yapması, köyler kurması ve çanak çömlek
yapımını öğrenmiş bulunmasıdır. Obsidiyen ve çakmak taşı aletler, tek renkli
çeşitli biçimde çanak çömlekler, Anadolu’nun ilk heykelcikleri olarak bilinen
Ana İlahe’yi temsil eden pişmiş toprak figürinler ve süs eşyaları Neolitik Çağda
Hacılar’ın önemli eserleridir. Burdur’da bu çağa ait araştırılmış başka bir
merkez yoksa da civar höyüklerde Hacılar paraleli bazı satıh üstü buluntular ele
geçmiştir. İleride yapılacak araştırmalar, büyük bir olasılıkla İlimizdeki diğer
Neolitik yerleşme merkezlerini gün ışığına çıkaracaktır.
KALKOLİTİK ÇAĞ;
Bu çağın başlıca özelliği taş,
kemik ve ağaç aletlerin yanında; Madeninde kullanılmaya başlanmış olmasıdır.
Burdur’da Kalkolitik yerleşmeye sahne olduğu saptanan bir çok höyük
bulunmaktadır. Bunların en önemlileri Hacılar, Kuruçay, Gebrem ve Burdur
Höyükleridir. Çanak çömlek ve bundan önceki çağda olduğu gibi elde yapılmıştır.
Ancak Hacılar, çağdaşlarının çok ötesinde bir teknikle ve güzellikle yaptığı
çanak çömleğiyle, Dünya Arkeoloji Literatüründe haklı bir üne sahiptir. Kaplar
krem zemin üzerine kırmızı, kahverengi ve geometrik motiflerle
süslenmiştir.
ESKİ TUNÇ ÇAĞI;
Anadolu’da M.Ö. 3 binin başından
itibaren çeşitli madenlerden bol miktarda eser yapılmaya başlanmıştır. Bakır,
kurşun, kalay, gümüş, altın, tunç ve elektrondan çeşitli eserler
oluşturulmuştur. İlimizde bu çağa ait yerleşmelere sahne olmuş çok sayıda höyük
vardır. Bunlar arasında; Yazıköy, Yarıköy, Çamur Höyük, Hasanpaşa, Harmankaya
höyükleri sayılabilir. Çanak çömlek yapımında bölgesel ayrılıklar bulunmasına
karşın bütün bölgeler arasındaki kültür ilişkilerini gösteren izler görülür.
Kaplar yine elde yapılmış ve cilalıdır. Ancak çağın sonunda geometrik, süslü
boyalı, çanak çömlek yapımına başlanmıştır.
TARİH ÇAĞLARI;
M.Ö. 2 binin başlarında Anadolu
çok zengin ve bayındır ülkelerden biriydi. Anadolu’nun bu zenginliğini öğrenen
Mezapotamyalılar Asur Devletinin öncülüğünde Anadolu ile ticari ilişkilere
girmişler ve böylelikle yazının bu ülkede tanınıp kullanılmasına yol açarak
Anadolu’nun tarih çağına girmesine neden olmuşlardır. M.Ö. 17. yüzyıla kadar
uzanan ve Asur Ticaret Kolonileri Çağı adıyla anılan bu devrede Burdur Tarihi
oldukça karanlıktır. Ancak, son yıllarda Düğer köyünde ve Yarışlı Gölü
kıyılarında bulunan eserlerin bu çağa ait oluşu İlimiz tarihinin karanlık bir
yönünü aydınlatması bakımından önem taşımaktadır.
M.Ö.17. yüzyıldan
sonra Anadolu’da Eski Hitit Çağı başlar. Bu çağlarda Pisidia, Pamphylia ve Likya
bölgelerinde Arzava Krallığı hüküm sürmektedir. Hitit metinlerinden öğrenilen ve
sayıca az olan bazı Arzava şehirlerinin yerlerini saptamak için şehirlere isim
benzemesinden başka delil elde edemiyoruz. Örneğin; Kuwalapassa’nın Kolbasa
(Kestel), Arzava Prenslerinin ikametgahları olan Sallapaşa’nın Sagalassus
biçiminde devam ettiği düşünülmektedir. Arzava Krallığı, Hititler için her zaman
bir düşman olmuştur. Bir Hitit metninde; “Aşağı memleketten Arzavalı Düşman
geldi ve Hitit Yurdunu tahrip etti” denilmektedir. Mısır’da ele geçen bazı
belgelerde Arzava Kralı Lablayaş’ın Mısır Kralı III. Amenophis’in haremine kız
gönderdiği ve kralında buna karşı birçok değerli hediyeler yolladığı
kaydedilmektedir.
Buradan Arzava’nın önemli ve geniş bir ülke
olduğunu anlıyoruz. Ancak Arzava Krallığının etkisi Hitit İmparatoru
II.Murşil’in Arzava Kralı Uhhaluiş’i mağlup etmesiyle son bulmuştur. Ege’den
gelen ve göç dalgalarıyla yıkılan Hitit İmparatorluğuyla birlikte Arzava
Krallığı hakkındaki bilgi de bitmektedir.
M.Ö.1180-750 tarihleri
arasında Anadolu’da Karanlık Çağ başlar. Bu zamana ait bilgiler yetersiz ve
yüzeyseldir.
M.Ö.1200 yıllarında Ege üzerinden gelen kavimler Hitit
Devletini yıkmışlar ve Anadolu’da yerleşmişlerdir. Asur kaynaklarında Muşki
adıyla görülan bu kavmin Frigler olduğu kabul edilmektedir. Frig Devleti kısa
zamanda gelişerek Pisidialıları da hakimiyetine aldı. Yakın zamana kadar Burdur
İlinde bir Frig merkezi yoktu. Ancak, son yıllarda Düğer Köyünde ortaya
çıkarılarak antika kaçakçıları tarafından talan edilen mabedin bir Frig eseri
olması olasıdır. Yine bu çevrede bulunan ve Burdur Müzesinde teşhir edilen Frig
çağı çanak çömlek bu fikri doğrulamaktadır.
M.Ö.7. y.y’da Frig
Devleti ile birlikte bölgemiz de Lidya egemenliğine girmiştir. Bu egemenlik
M.Ö.546 tarihinde Lidya Kralı Krezüs’ün Pers Kralı Kurus’a yenilmesine kadar
devam eder. Böylece Pisidia’da çok uzun süren bir Pers hakimiyeti başlamış olur.
Ancak Persler’in Pisidialılar üzerinde bariz bir etkisi olmamıştır.
Genç Makedonya Kralı İskender’in M.Ö.334 yılında büyük ordusuyla birlikte
Çanakkale üzerinden Anadolu’ya geçtiği görülür. Önüne çıkan bütün kuvvetleri
ezen İskender; Likya, Karya ve Pamphylia’yı zaptederek, Kestros (Aksu)
vadisinden PİSİDİA üzerine yürüdü. Zorlu savaşlardan sonra bölgenin önemli
şehirlerinden olan Sagalassus ve Kremna’yı aldı. (M.Ö.333)
Bir süre
sonra İskender’in Doğu zaferinde ölmesiyle İmparatorluk, generalleri arasında
bölüşüldü. Anadolu Antigonas’a kaldı. Selefkos Hanedanı’nın kurduğu Asya
İmparatorluğu’nun en büyük rakibi Antigonas idi. Ancak M.Ö. 301 tarihinde onun
da Selefkos Nikator’la İpsos savaşında yenilmesiyle Pisidia Selefkosların eline
geçti. Selefkoslardan sonra bölge M.Ö.228 tarihinde Bergama krallığına ve M.Ö.64
tarihinde bu krallığın yıkılmasıyla Roma hakimiyetine geçmiştir. Anadolu ve
Pisidia bir çok Roma generali ve diktatörü arasında el değiştirdiği için sürekli
bir yöneticiden uzak kalmış, birlik kurulamamıştır.
M.Ö.36
tarihinde Brütüs ve Kassius’un Galatia yardımcı ordusu kumandanı Amyntas,
Antonius’un tarafına geçince Galatia ve Pisidia’nın kralı olmuştur. Oktavia’da
Aktium savaşından önce kendi tarafını seçtiğinden Amyntas’ı ölünceya kadar
(M.Ö.25) krallığında bırakmıştır. Ölümünden sonra Kremna (Çamlık), Komama
(Ürkütlü) ve Olbasa (Belenli) birer Roma kolonisi haline
getirilmiştir.
Roma çağında Pisidia’nın her tarafında yoğun bir
yerleşme vardır. Bir çok yeni şehir kurulmuş, eski merkezler yeniden
onarılmıştır. İlimizde bulunan bütün harabelerin hemen hepsinde bu çağa ilişkin
mimari kalıntılar görülmektedir. Bu çağa ait heykeltraşlık eserleri de Burdur
Müzesi’nde sergilenmektedir.
Roma İmparatorluğu’nun M.S.395 yılında
ikiye ayrılmasıyla Pisidia, Bizans İmparatorluğu’nun idaresine geçti. Bizans
çağında bölgenin önemli şehirleri yavaş yavaş gerileyerek eski değerlerini
kaybetmişlerdir. Sanat yönünden İlimizde bu çağa ait önemli bir eser yoktur.
Bizans çağı bölgemizde Türk hakimiyetine, yani 11 y.y.’ın sonlarına kadar
sürmüştür.
1071 Malazgirt Savaşı’ndan sonra kitleler halinde
Anadolu’ya gelen Oğuz ve Türkmen aşiretleri büyük merkezleri ele geçirmiş,
Anadolu Selçuklu Devleti kurulmuştur. Türkmen aşiretleri ele geçen şehir ve
kasabalara yerleşmeye ve yeni yeni kasaba ve köyler kurmaya
başlamışlardır.
Anadolu’nun başka bölgelerinde olduğu gibi,
1071-1100 yıllarında Türkmenlerin Kınalı Aşireti doğudan Pisidia’ya gelerek
buraya yerleşti.
Daha sonra; Konya Selçukluları ve bunların
yıkılması ile kurulan Anadolu Beyliklerinden Hamitoğulları idaresine girmiştir.
Daha sonra Yıldırım Bayezit Osmanlı Padişahı olunca; Anadolu’ya geçerek bütün
beyleri birer birer ezmiş, sonra Hamit İline saldırarak bu beyliğin bütün
topraklarını almış ve bu bölgeyi Anadolu Beylerbeyi merkezi olan Kütahya’ya
1391’de bağlamıştır. Bu suretle Hamitoğulları Beyliği ortadan
kalkmıştır.
Osmanlı Devleti 1914’de başlayan 1.Dünya Savaşı sonunda
yenilmiş, 1918 Mondros Mütarekesinden sonra da varlığı ortadan
kalkmıştır.
BURDUR’UN KUVA-YI
MİLLİYE’YE KATKISI
Mondros Mütarekesinin
ilk günlerinde, 57.Tümen’in önemli bir topçu ve piyade cephaneliği Antalya’nın
Bademağacı Köyünde bulunmaktadır. İtalyanlar’ın Burdur’a doğru ilerleyeceği
anlaşılınca, 57.Tümen Komutanı Albay Şefik Bey (Aker) 07.04.1919’da
Bademağacı’na giderek cephaneliği boşalttırmıştır. Buradaki silah ve cephane,
daha içerilere, Burdur’un Çeltikçi Köyüne götürülmüştür. Bu silahlardan, Nazilli
cephesindeki direniş sırasında ve daha sonraki savaşlarda çok
yararlanılmıştır.Burdur’lu Kuva-yi Milliyeciler’in, Demirci Mehmet Efe’nin,
Yunanlılar’a karşı Nazilli cephesinde çarpışmalarında büyük yardımları olmuştur.
Cepheye çok sayıda gönüllünün yanı sıra, silah, cephane, yiyecek ve giyecek
göndermişlerdir. Nazilli cephesinde 400’e yakın Burdur’lu gönüllü hayatını
kaybetmiştir. Burdur Kuva-yı Milliye teşkilatı çalışmalarını uzun süre bağımsız
yürüttüyse de, Sivas Kongresi’nden sonra Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk
Cemiyeti’ne bağlanmıştır. 1920’de toplanan Büyük Millet Meclisi’ne Burdur’dan
ünlü kişiler katılmıştır. Bu milletvekillerinin en ünlüsü; İstiklal Marşı’nın
Şairi Mehmet Akif ERSOY’dur.
09.25.06
TARİHÇESİ
Balıkesir, Anadolu yarımadasının
kuzey batısında ve önemli bir kısmı Marmara’da olmak üzere geriye kalan kısmı da
Ege Bölgesi’nde yer alan bir ildir. Güneyinden Manisa ve İzmir, batısında Ege
Denizi ve Çanakkale, doğusundan Kütahya ve Bursa, kuzeyinden Marmara Denizi ile
çevrilmiştir. Bu konumuyla Türkiye’nin Marmara ve Ege denizine açılan yeşil
penceresidir.
Yüzölçümü 14.456 Km² olan
Balıkesir’in 22 Ekim 2000 tarihinde yapılan sayıma göre nüfusu 1.076.347′dir
(Balıkesir Merkez ilçe nüfusu 215.436). İle bağlı ilçe sayısı 19′dur. Bunlar:
Merkez ilçe, Ayvalık, Balya, Bandırma, Bigadiç, Burhaniye, Dursunbey, Edremit,
Erdek, Gömeç, Gönen, Havran, İvrindi, Kepsut, Marmara, Manyas, Savaştepe,
Sındırgı ve Susurluktur.
Balıkesir, Ege ve Marmara Denizlerine kıyıları olduğu için tarihi, en eski
yerleşim bölgelerini kapsayan Arkaik Çağının MÖ 3000 yılına dek uzanır. Bu
bölgenin Antik Çağdaki adı MYSİA’dır.
İlin, adını nereden aldığı
hakkında değişik rivayetler vardır. Bir rivayette Paleo Kastro (Eski Hisar), bir
başka söylentiye göre Bal-ı Kesr (Balı çok), bir başka rivayette ise Pers Devlet
adamı Balı-Kisra’nın adından, yada Balak-Hisar veya Balık-Hisar’dan geldiği
söylenir…
Antik Çağdaki Mysia adını alan bu
bölgede Edremit (Adramytteinen) ilçesinin Altınoluk bucağında Antandros, Erdek
(Ertaka) (Belkıs-Kyzikos), Bandırma (Pandermit) adlı önemli antik yerleşim
sahaları vardır.
1071 Malazgirt Zaferinden sonra Anadolu’ya girmeye başlayan Türkler kısa zamanda
Selçuklu Devleti idaresinde uçlara yığılmışlar, buralarda yeni yöreler fethedip,
Beylikler kurmuşlardır. İşte bu Beyliklerden biri de Danişment Gazi soyundan
gelen Kalemşah Oğlu Karesi Bey’in kurduğu Karesi Beyliği’dir. (Bu beylik
Balıkesir’in oluşumunda kuruluş itibarıyla önemli rol oynamıştır.)… 1862′den
itibaren çeşitli Yörük Aşiretleri bölgede iskana tabi tutulmuş,
yerleştirilmiştir. 1878 (93 Harbi) sonunda gelen Muhacirler bölgede yeni köyler
kurmuşlardır.
Balıkesir Milli Mücadelede Redd-i İlhak Cemiyetini kuran ve düşmana karşı koyan
ilk iller arasındadır. Kurtuluş Savaşı’nda 15 Mayıs 1919′da düşmanın İzmir’i
işgalinden hemen sonra Balıkesir’de durumu müzakere eden çeşitli kongreler
düzenlendi. Balıkesirliler Redd-i İlhak Cemiyetini kurarak silahlı direniş
kararı aldı. Kısa zamanda gelişen karşı koyma hareketi (Redd-i İlhak) sonucu
Akhisar, Ayvalık, İvrindi Cephelerinde düşman önünde 13 ay direnildi. 30 Haziran
1920′de işgal edilen Balıkesir 6 Eylül 1922′de düşman işgalinden kurtuldu.
Balıkesir’de turizm alanında büyük
gelişmeler olmuştur. Başlıca turizm merkezleri Altınoluk, Ayvalık, Edremit,
Akçay, Burhaniye, Ören ve Erdek’tir. Pek çok uygarlığa evsahipliği yapmış olan
Balıkesir, zengin tarihi kalıntılarıyla insanlığın en eski dönemlerine ışık
tutar. Buna örnek olarak Yıldırım Camii (Eski Camii), Zağnos Paşa Camii ve il
merkezinde Saat Kulesi gösterilebilir.
Kent çevresinde doğal güzellikler
içinde kurulmuş tarihi kalıntılarıyla pek çok kasaba bulunur. Edremit Körfezi ve
oksijen yoğunluğu bakımından dünyada ikinci sırada gelen Altınoluk (Oksijen
Cenneti) bu güzel yörelerden bazılarıdır. Zeytinlikler içinde yeralan Ayvalık
ilçesi ise güzel kumsalları, karşısındaki küçük adalar ve tarihi kalıntılarıyla
ünlü Sarımsaklı Yarımadası ve Cunda (Alibey) Adası gerçekten görülmeye değerdir
Balıkesir’in görülmeye değer tarihi eserleri merkezde: Zağnospaşa Camii,
Yıldırım Camii, Saat Kulesi (Koca Saat), Umurbey Camii, Karesi Bey Türbesi,
Yeldeğirmenleri vs.dir. İlçelerde: Ayvalık’ta Taksiyarkis Kilisesi, Saatli Camii
vb., Bandırma’da liman, Cami ve Türbeler, Burhaniye’de Ören, Edremit (Burada
Osmanlı döneminde tersaneler kurulmuştur.), Kurşunlu Camii çevredeki en eski
İslami eserdir. Ayrıca Altınoluk Bucağında Andantros harabeleri dikkat eçeker.
Akçay’a 30 km. uzaklıktaki Küçükkuyu Köyü’ne yakın bir yerde bulunan Zeus Altarı
ilginçtir. Dünyaca ünlü Manyas Kuşcenneti adeta bir sembol olmuştur. Öte yandan
Erdek, İvrindi, Gönen ve Marmara ilçeleri de çeşitli tarihi zenginliklere
sahiptirler. Bunların yanısıra il merkezindeki Atatürk Parkı, Değirmen Boğazı ve
Çamlık, Balıkesir’e ayrı bir çekicilik kazandırmaktadır
Bölgenin geçim kaynakları genelde
tarıma dayalıdır. Zeytin cenneti olan körfez bölgesinin yapısı itibarıyla
zeytincilik oldukça etkindir Bunun yanısıra tahıl ürünleri, şeker pancarı,
domates, kavun ve benzeri ürünler ekonomideki yerlerini almışlardır. Balıkesir
denilince akla hemen Yağcıbedir Halıları gelir. Dünya çapında bir pazarı olan bu
halılar ekonomiye önemli derecede katkıda bulunur. İlde zeytinyağı ve çiçekyağı
üretimi yanısıra kurulan dev salça fabrikaları, un ve yem sanayileri de ihracata
yönelik olarak ekonomiye doğrudan katkıda bulunmaktadır. Ayrıca yörenin, pek çok
türlülüğü ile birlikte kolonyası da meşhurdur. Balıkesir’e gelip bir kolonya
imalathanesine girildiğinde binbir çeşit bitkilerden imal edilen kokuları
bulmanız mümkündür. Bölgede Pamuk üretimi de yapılmaktadır.
İlin sanayi yapısı gelişmeye başlamıştır. Ağır sanayi bölgesi, küçük sanayi
sitesi ve organize sanayi sitesi bu gelişmeye örnektir. Ağır sanayi bölgesinde
faal olan Haddaneler demir üretiminde çok önemli rol oynarlar
Sosyal canlılık ve eğitimdeki
performansı ile aktif yaşamda yerini alan Balıkesir, 1992 yılında kurulan ve 1
Ocak 1993 tarihinde tüzel kişiliğini kazanan Balıkesir Üniversitesi örneği ile
çağdaş eğitimciliğe katkılarda bulunmaktadır.
Balıkesir, küçük kasabaları ve pek
çok doğa görüntüleri ile öteden beri ziyaretçileri büyüleyen bir kenttir. Ege
ile Marmara kıyıları, kilometrelerce uzanan kumsalları, göz kamaştırıcı
mavilikteki deniz, bölgeyi kaplayan yeşil örtü, mükemmel bir çevrede mükemmel
bir zaman geçirmek isteyen herkesi buraya çeker.
TARİHÇESİ
AĞRI TARİHÇE
Ağrı’nın Kurtuluşu M.Ö. 18. Yüzyıl öncesine dayanmaktadır. M.Ö.15. yüzyılda
Hurri Mitani krallığının kuzey ucunu işgal etmiş olan ve bu topraklarda asıl
hakimiyeti Urartular kurmuştur. Kimerlerle başlayıp, Pers ve Makedonyalılardan
sonra M.Ö. 1. yüzyılda Part ve Şahlar, Moğollar, İlhanlılar, Kara koyunlular ve
Safaviler 16. Yüzyıla kadar Ağrı ve çevresinde hakimiyet kurmuşlardır. 1514
yılında Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail’i Çaldıran meydan muharebesinde
yenmesiyle bölge Osmanlıların eline geçmiştir. 1877-1878
Osmanlı-Rus Savaşında Ruslar tarafından işgal edilmiş, aynı yıl yapılan Berlin
Antlaşmasıyla işgal sona erdirilmiştir.
1.Cihan
Harbi’nin ikinci senesinde düşman birlikleri
topraklarımıza
girerek hunharca katliamlar yapmışlardır.
Esaret veişgale alışmamış cesur ve
imanlı halkımız 15 Nisan 1918 ‘de kurtuluş meşalesini Ağrı Dağı’nın
doruklarından ateşleyerek, özgürlüğünü kazanmıştır. Osmanlı dönemlerinde
yıllarca sancaktarlık olan Beyazıt , Cumhuriyetle birlikte Vilayet olmuştur.
1927 yılında coğrafi, ekonomik, nüfus ve ulaşım gibi sebeplerle önce Şorbulak,
Karakilise ve karaköse isimleri ile anılan İl , 1938 yılında İl sınırları içinde
yer alan ve Türkiye’nin en yüksek dağı olan Ağrı Dağı’ndan esinlenerek AĞRI
olmuştur….15 Nisan 1918
yılından beri her yıl 15 Nisan günü İl’in düşman işgalinden kurtuluşunun
şenlikleri yapılır…
“AĞRI” ADININ
VERİLİŞİ
Osmanlı-Rus
savaşlarında, Ruslar tarafından bölgeye yerleştirilen Ermeniler birçok yerde
kilise ve manastır yapmışlardı. Ağrı’da şimdiki Bahçelievler Polis Karakolu’nun
yerinde yapılan kilise, siyah taşlardan örülü bir yapı idi. Toprağa ve bu
kiliseye izafeten şehre “Karakilise” adı verilmişti. “Karakilise” adında
yerleşim yeri başka illerde de vardı. Bunlar birbiriyle karıştığı için, Kars
Karakilisesi, Pasinler Karakilisesi ve Eleşkirt Karakilisesi gibi adlar
veriliyordu.
Kars,
Pasinler ve Eleşkirt “Karakilise”si adları halk ve askerlerce
karıştırıldığından; Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa, Eleşkirt
Karakilisesi’nin Kösedağ’ın doğu tarafında bulunması ve kilise ile herhangi bir
ilgisinin bulunmaması yüzünden değişmesini istemişti. Çünkü Nisan 1918’de
Ermeniler Ağrı’yı terk etmiş, küçük kiliseler kullanılmaz olmuştu. Harita
şubesine Karakilise’nin “Karaköse” olarak tashih edilmesi ve izin için de
Harbiye Nezareti (Savunma Bakanlığı)’na yazılar yazıldı. Bu istek üzerine Kasım
1919’da Karakilise adlı “Karaköse” olarak değiştirildi.
1938’de
sınırları içinde bulunan ve Türkiye’nin en yüksek dağı olan Ağrı Dağı’ndan ötürü
“Karaköse” adlı “Ağrı” olarak değiştirildi.
Aydın Tarihçesi
Aydın; tarihin bilinen
devirlerinden beri çeşitli uygarlıklara merkez olmuş, antik çağın Afrodisias,
Milet, Alinda, Didyma, Nisa, Prien, Magnesia gibi önde gelen kentleri olmuştur.
Bugünkü Aydın, kuzeyindeki Top Yatağı sırtında kurulan Tralles Kenti ile
birlikte MÖ 2500 yılında Hititler zamanında gelişmiş, MÖ VII. yy.da Lydia
zamanında da en parlak çağını yaşamıştır.
Düşüncenin yaşam ve felsefe
arasında kopmaz bağ olarak insan yaşamını işlediği bu topraklar, sırasıyla
Frigya, Lidya, Pers, Roma ve Bizans çağlarını yaşamış, daha sonra 1171-1270
yılları arasında Selçuklular, 1270-1307 yılları arasında Menteşeoğulları,
1307-1390 yılları arasında Aydınoğulları, 1390-1922 yılları arasında da Osmanlı
dönemini yaşamıştır.
Selçuklularla birlikte Türk uygarlığının izleri
olan kültür varlıkları ve vakıf eserleriyle donatılan Aydın; sanat, felsefe,
sosyal hizmetler, tarım ve mimaride parlak ve uygar günlere şahit olmuş, geçmiş
dönemlerin tarihsel izleri korunarak günümüze kadar taşınmıştır.
Aydın”ın Türk egemenliğinde bir yönetim birimi statüsü kazanması 1390
yılında Yıldırım Beyazıt”ın şehzadesi Ertuğrul Bey”in Vali olarak Aydın”a
atanmasıyla başlamıştır.
Aydınoğulları zamanında şehrin adı Aydın
Güzelhisarı olmuş, daha sonraları Aydın adını almıştır. Şehir XIV yy. da bugünkü
yerine kurularak idari kademelendirme sırasıyla, 1390 yılında eyalet, 1426
yılında sancak, 1811 yılında eyalet, 1850 yılında İzmir’e bağlı sancak olmuştur.
Aydın”ın 1919 yılına kadar sancak şeklinde devam eden bu yönetim şekli,
25 Mayıs 1919-7 Eylül 1922 yılları arasında 40 aya yakın süren işgalden sonra ve
Kurtuluş Savaşının kazanılmasıyla birlikte 1923 yılında değişmiş, müstakil
vilayet olmuştur.
Artvin Tarihçe
İlk kuruluş tarihi kesin olarak belli olmayan Artvin ve yöresinde M.Ö. 2.
binde Hurrilerin küçük beylikler kurduğu bilinmektedir. Bölge, 2 yüzyıl süren
Mitanni egemenliğinin ardından Hitit İmparatorluğunun etkisine girmiştir. M.Ö.
8. yüzyıl sonlarında Kimmerler Kafkaslardan gelerek, Artvin üzerinden Anadolu
topraklarına girmişlerdir. Daha sonra M.Ö. 7. yüzyılda İskitlerin yine Kafkaslar
çevresinden, Anadolu’ya göç ettikleri, bunların bir bölümünün Artvin’e
yerleştikleri bilinmektedir. Ortaçağda, Bizans’ın himayesindeki Bagratlı
Krallığı’nın yönetiminde kalan bölge, daha sonra Selçuklu, Saltuk, Moğol
(İlhanlı), Timur, Karakoyunlu, Akkoyunlu ve Safevi yönetiminde kalmıştır.
Artvin’de Osmanlı egemenliği Yavuz Sultan Selim döneminde başlamıştır.
1877-1878 savaşı sonrasında, 3 Mart 1878’de
imzalanan Ayastefanos Antlaşması gereği Artvin, Ardanuç, Borçka, Şavşat ve
Hopa’nın Kemalpaşa bucağı savaş tazminatı olarak Ruslara terkedilmiştir. 3 Mart
1918’de imzalanan Brest-Litovsk Antlaşması ile Ruslar Artvin topraklarından
çekilmişlerdir. Kent, Mondros Ateşkes Müzakeresi ile İngilizlerin eline
geçmiştir. Ardından, 7 Mart 1921 tarihine kadar Gürcistan sınırları içerisinde
kalan Artvin, 43 yıllık bir ayrılıktan sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin
girişimleri sonucu 23 Şubat 1921’de anavatana katılmıştır. 16 Mart 1921’de
imzalanan Moskova Antlaşması ile bu durum kesinlik kazanmıştır. 7 Temmuz 1921’de
sancak olarak kurulan Artvin, 24 Nisan 1924’te il olmuştur.
09.23.06
ARDAHAN
BAŞLANGIÇTAN İLK İSLÂM FETHİNE (646) KADAR
Yukarı Kura boylarının, yazılı belgelerde anılarak “‘Tarih Çagı’na girmesi, “İlk Türkler’den sayılan ve Sümerlilerle soydaş olan “yuvarlak başlı (Brekisefal), bitişken-dilli Hunilerin” torunlarının Van Gölü çevresinde güçlü bir devlet kurmaları zamanında görülmektedir. Sümerlilerin icat ettiği çivi yazısını kullanan, Van Gölü çevresindeki bu devletin ülkesine, Güney komşuları Asurlular, M.Ö.1280 yılından beri “Yukarı El-Ulke” anlamında “Ur-Artu” diyorlardı. Urartular ise baş tanrılarına göre kendilerini “Khaldi” diye anıyorlardı. Eski Van (Tuşpa) şehrini merkez edinen Urartulardan Kral II. Sardur (M.Ö. 753-735), Çıldır Gölü Güneybatısındaki Taşköprü Köyü kayalığına kazdırdığı buraların fethini anlatan yazıtında, Çıldır-Ardahan ve çevresini, “Ukhiemani” beyliğinden aldığını anlatır. Başka bir yazıtında da Çoruh Irmağı boyunda (Bayburt’tan Batum’a kadar, Artvin ve Ardanuç dahil) “Kulhi” adlı güçlü bir kavmi yendiğinden bahseder. II. Sardur’un yazıtlarında yer alan her iki kavim de, Aryani (Ortaasya) kökenli kavimlerdir.
II. Sardur’un oğlu Kral I. Rusa/Ursa (753-713) zamanında, Kafkaslar ve Karadeniz’in Kuzeyinde M.Ö.2000 yılından beri yaşayan ve sonraki Hazar ve Bulgar Türklerinin mensubu bulunduğu “Kıpçak-lar’m ataları olan “Kimmerlerin” ülkesi, aynı soydan gelen “Sakalar’in akınına uğramıştı. Saka (İskit) Türkleri M.Ö. 720 yılında Kimmerlerin Doğu kolunu Kafkas sıradağlarının Güneyine sürdüler. Sarı saçlı, kumral, gök gözlü Kuman/Kıpçak tipinde olan Kimmerlerin İskit Türkleri’nin önünde Kura, Çoruh, Araş ve Yukarı Fırat ırmakları boyuna yayılarak yerleşmeleriyle Ardahan’ı da içerisine alan bölgede, Türklük hayatı başlamış oldu (M.Ö.720).
İlk olarak Yunanca yazılıp M.S. V. yüzyılda Gürcü diline çevrilen “‘ Kartlis-Çkhovreba” adlı tarihin başlarında Kimmerlerin gelip Ardahan’ı da içerisine alan Kafkasların Güneyine hakim oluşlarını anlatır. Makedonyalı İskender’in ordusuna karşı koyan “Yaman savaşçılar” dediği Kimmerlerin Ardahan yöresindeki “KamaraDağı’ civarında verdikleri mücadeleyi yücelterek anlatır.
M.S. 680 yılında İskit Türkleri, hükümdarları Bartatua öncülüğünde, çok kalabalık göçler hâlinde Kafkas geçitlerini aşarak, itaat etmeyen Kimmerleri Kızılırmak boylarına sürdüler.İskitlerin hükümdarı kışlık başkent yaptığı, Kura’a sağdan karışan Terter çayı boyundaki Partav veya Barda şehrine adını vermişti. Sakalar’ın bütün Kura, Araş ve Çoruh bölgesine olan hakimiyetleri Heredot Tarihinde, Türklerin hakimiyeti diye gösterilmektedir. Ayrıca bölgenin Ardahan Sancağı kesiminin, “Bun-Türkler” (Otokton-Yerli Türkler) tarafından idare edildiğini yazmaktadır.
Bartatua’nın oğlu (bazı kaynaklara göre torunu) ilk Türk Cihangiri Afrasyab unvanlı Alp-Er Tun-ga olup Karpat dağlarından Doğuda Çin’e kadar Doğu Avrupa ile Asya’ya hakim olmuştu. Çinlilerin “Su”, Hintlilerin “Sakya”, Heredot Tarihinde “Basilik”, Ermeni ve Süryani kaynaklarının dedikleri Sa-ka-İskit Türklerinin Ardahan Sancağı kesimine yerleşen Urugları şunlardır:
1. Merkezi Lorı/Loru Kalesi olan Borçalı kesimi,
2. Bir güçlü oymaktan adını aldığı anlaşılan “Artahanlar” (Bugün halk arasında ve Osmanlı resmi belgelerinde belirtilen: Küçük Ardahan/Göle, Büyük veya Kara Ardahan ve Meşe Ardahan/Hanak Kesimi),
3. Çıldır Gölü ve Ahılkelek ile Ahıska kesimini içine alan ve “ÇWlar anlamına gelen eski Türkçe bir ad ile anılan oymak. (Çin-Çavat kelimesi Kâtip Çelebi’nin Cihannüma isimli eserinde de geçmekte olup bugün bile yörenin yerli halkını belirtmek için kullanılan bir kelimedir. Anlamı Çin Türkistan’ından gelme demektir).
ANTALYA
ANTALYA
TARİHİ
Söylentilere göre,
İ.Ö.2. yüzyılın ortalarında Bergama Kralı Attalos’un; bana bir yeryüzü cenneti
bulun; buyruğuyla kurulan ve adını kurucusundan alan Attaleia, bugünün
Antalya’sı Antik Pamfilya, Psidya, Likya Bölgelerinin kesiştiği, Anadolu’nun en
bereketli coğrafyasında kurulmuştur. Antalya, tarihi boyunca hep kültürün,
sanatın, mimarinin, mitolojinin doruğudur. Çünkü, doğasını oluşturan lacivert
denizleri, görkemli Torosları, coşkun çağlayanları, renk renk ağaçları,
çiçekleri ve böcekleri esin kaynağı olmuştur Antalyalı’ya.
Büyük Önder Atatürk 1930 yılının
ilkbaharında ilk kez gördüğü Antalya’da lacivert denizlerin ardındaki dağların
anlık renk renk değişimini izlerken boşuna;”Antalya hiç şüphesiz ki Dünyanın
en güzel yeridir”; dememiştir tarihin değişmezliği içinde… 19. yüzyılda
bir Avustralya’lı araştırmacının benzetmesiyle Antalya; Avrupalı yazarların
çizdikleri hayal ürünü güzel manzaraların belki de hayal edilemeyecek kadar
güzeli ve gerçeğidir. Bugün Antalya’yı; turizmin başkenti; kılan uzun ve zorlu
bir serüvenin kaynağı işte bu gerçektir. Doğal güzellikler arasında yer alan
Antalya palmiyelerle sıralanmış bulvarları, uluslararası ödül sahibi marinası
ile Türkiye’nin en önemli turizm merkezidir. Geleneksel mimarisi ile şirin bir
köşe oluşturan Kaleiçi’nde dar sokaklar ve eski ahşap evler tarihi şehir
duvarlarına dayanır. Bergama Kralı 2. Attalos tarafından İsa’dan önce ikinci
yüzyılda kurulan ve antik çağlardaki adı olan Attaleia’yı da bu kralın adından
alan Antalya tarih boyunca sürekli bir yerleşim bölgesi olmuştur. Osmanlı
hakimiyetinden önce şehir sırası ile Roma, Bizans ve Selçuk egemenliğinde
kalmıştır. 13. yüzyılda Selçuklu sultanı Alaeddin Keykubat tarafından inşa
edilmiş olan Yivli Minareli Cami Antalya’nın sembolü haline gelmiştir.
Kaleiçi’nde yer alan aynı döneme ait Karatay Medresesi Selçuk taş işçiliğinin
kent’deki en güzel örneğini sergiler. Şehrin en önemli iki camisi 16. yüzyıldan
kalma Murat Paşa Camisi ve 18. yüzyıldan kalma Tekeli Mehmet Paşa Camisi’dir.
Marinanın yanında 19. yüzyılda, kesme taştan, doğal bir pınarın üzerine dört
sütun üzerinde inşa edilmiş olan İskele Camisi yer alır. Hıdırlık Kulesi
Milat’dan sonra ikinci yüzyılda muhtemelen deniz feneri olarak inşa edilmiştir.
Kesik Minareli Cami Roma, Bizans, Selçuk ve Osmanlı dönemlerini yaşamış, şehrin
tarihinin bir özeti konumundadır. İmparator Hadrianus Milat’dan sonra 130
yılında Antalya’yı ziyaret ettiğinde onun şerefine şehir duvarlarına üç kemerli
bir kapı inşa edilmiştir. Hadrianus Kapısı bugün bütün güzelliği ile hala
görülebilir durumdadır. Kale kapısı meydanı’nda saat kulesi de eski şehrin
surlarının bir parçası idi. Birbirinden güzel çeşitli sub-tropikal bitkilerin
süslediği Atatürk ve Karaalioğlu Parkları’ndan günün her saatinde değişen renk
tonlarıyla Antalya Körfezi ile bütünleşen Bey Dağları’nın tablo gibi manzarasına
doyum olmaz.
Antalya Kale içi Marina ve eğlence
merkezi yurdumuzun en güzel marinalarındandır. Hediyelik eşya dükkanları, kafe,
bar, disko ve restorantları yat hizmetleri ile Turban Kaleiçi Marina her
turistin gereksinimini sağlayabilecek boyuttadır. Sabah yelken açanlar öğleden
sonra Antalya Setur Marina’nın sakin ortamında dinlenebilirler. Geceleri
aydınlatılan eski şehir surları kente tarihi kimlik kazandırır. Paleolitik
(Yontma Taş Devri) çağdan Osmanlı dönemine uzanan eserlerin sergilendiği
Arkeoloji Müzesi yörenin zengin tarihini yansıtır. Atatürk Müzesi’nde
Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ün kullandığı kişisel eşyalar
sergilenmektedir. Sonbaharda yapılan Antalya, Altın Portakal Film Festivali hem
katılanları hem de izleyenleri cezbetmektedir. Aspendos’daki antik tiyatroda
yılın belirli günlerinde bazı tiyatro eserleri ve klasik müzik konserleri
sahnelenmektedir. Antalya civarındaki bölge hayranlık uyandırıcı tarihi
kalıntıların yanı sıra şaşırtıcı doğal güzellikler sergiler. Antalya’nın 14 km.
kuzeydoğusunda yer alan Yukarı Düden Şelalesi’nin muhteşem güzelliğini görüp ve
akan şelalenin hemen arkasında yer alan mağarada yürüyebilirsiniz. Lara Plajı
yolunda yer alan Aşağı Düden Şelalesi gözleriniz önünde 40 metre yükseklikten
denize dökülür. Şelalenin görünümü denizden daha da güzeldir. Antalya’dan 18 km.
mesafede yer alan Kurşunlu Şelalesi ve Nilüfer Gölü olağanüstü güzellikler
sergilerler. Geniş kumsala sahip olan Lara Plajı kentin 12 km. doğusunda yer
alır. Batıda yer alan ve Antalya’ya daha yakın olan çakıl taşlı Konyaaltı Plajı
nefes kesici Bey Dağları’nın silsilesi ile bir başka güzelleşir. Biraz ötede
Olimpos, Bey Dağları Milli Parkı ve Topçam Plajı gözler önüne kusursuz
manzaralar sergilemektedir. Doğal güzellikler arasında dolaşmak isteyenler için
parkın kuzey ucunda kamp alanları yer almaktadır. Bölgenin kuşbakışı görüntüsü
Tünektepe’den gözler önüne serilmektedir. Antalya’dan 50 km. uzakta Bakırlı
Dağı’nın kuzey eteklerinde yer alan Saklıkent 1750-1900 m. yükseklikte ideal
bir kış sporları merkezidir. Mart ve Nisan aylarında, sabah kayak yapabilir,
öğle yemeğinde Antalya’da lezzetli taze balık yiyebilir ve öğleden sonra
güneşlenebilir, yüzebilir ya da su kayağı yapabilirsiniz. Antalya’nın
kuzeyindeki Düzlerçamı Parkı’nda doğal yaşam (geyik ve dağ keçileri) koruma
altındadır. Düzlerçamlığı’nın yakınlarında yer alan 115 m. derinliğindeki Güver
Kanyonu’nun görünümü nefes kesicidir. Çam Dağı’nın doğu yüzünde, Antalya’dan 30
km. mesafede, tarihi Paleolitik (Yontma Taş Devri) Çağ’a kadar uzanan Karain
Mağarası Türkiye’deki en eski yerleşim merkezidir. Sabah güneşiyle aydınlanan
tek giriş birbiriyle bağlantılı üç bölmeye açılmaktadır. Her ne kadar
buluntulardan bazıları girişte yer alan ufak müzede sergilense de eserlerin
büyük çoğunluğu Antalya müzesinde sergilenmektedir. Antalya’nın kuzeybatısında
Güllük Dağı Milli Parkı’nda yer alan Termessos antik kentinin sit alanı, Güllük
Dağı’nın batı yamacında, 1050 m. yükseklikteki platoda yer alır. Bu kentin
anıtsal eserlerini keşfederken çevrenizi el değmemiş bir doğa çevreler. Park
girişinde bir doğal yaşam müzesi bulunmaktadır. Deniz seviyesinden birdenbire
dimdik yükselen dağlar, Konyaaltı Plajı’ndan Kırlangıç Yarımadası’na kadar
uzanan bölgede Olimpos, Bey Dağları Milli Parkı ile koruma altındadır. Bu
bölgenin, antik Likya Yarımadası’nın tarihi Beldibi’ndeki yerleşim mağarası ile
Paleolitik çağa kadar uzanır. Antalya’dan Kemer’e giden 42 km. lik yol dağlar
arasından geçer.
Çevresindeki güzellik ile
kaynaşabilmesi için özenle planlanmış olan Kemer şahane bir tatil için ideal bir
yerdir. Tam donanımlı Kemer marinası yatçıların ilçenin güneyindeki mükemmel
koyları ve kumsalları keşfedebilmeleri için hazırlıklıdır. Alış veriş sevenlere
her türlü hediyelik eşyayı sunmaya hazır sayısız butik Kemer çarşısında
bulunmaktadır. Marinanın kuzeyinde yer alan Akdeniz Kordon Promenadından
basamaklarla denize inilir.
Yörük Parkı’nda geleneksel
sanatlarla uğraşan sanatçılar ve yörük çadırları izlenebilir; Kemer koyunda çam
ağaçları ardına gizlenmiş günü birlik dinlence tesisleri sizleri beklemektedir.
Nisan ayı renkli Kemer Karnavalı’nın yapıldığı aydır. Bahar mevsiminde de Kemer
ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin limanı Girne arasında yat yarışları
düzenlenmektedir. Kemer’in kuzeyindeki Kızıl Tepe, Göynük (Mavi Bayrak) ve
Beldibi (Mavi Bayrak) güneyindeki Kiriş, Çam yuva ve Tekirova (Mavi Bayrak) ünlü
tatil merkezleridir. Doğaya saygılı ve çevreye duyarlı olan tatil köylerinin
tümü ormanlarla bütünleşmiştir. Kemer’in 15 km. güneyinde yer alan Tahtalı
Dağı’nın (Likya’nın Olimpos Dağı) eteklerinde yer alan Antik Phaselis’in üç
limanı bir zamanlar önemli bir ticaret merkeziydi. Su kemerlerinin, agoraların,
hamamların, tiyatronun, Hadrianus Kapısı’nın ve Akropolis’in kalıntıları şehrin
tarih içindeki önemini gözler önüne sermektedir. Girişte yer alan küçük müze
ayrıntılı bilgi vermektedir. Güney limandan Tahtalı Dağı ve çevresinin görünümü
muhteşemdir. Phaselis’in rüzgarlara kapalı sakin koyları kusursuz bir dinlenme
ortamı oluşturur.Antik Olimpos kenti Tahtalı Dağı’nın güneyinde yer alır. Kara
yada deniz yoluyla ulaşılabilen Olimpos Vadisi’ni defne ağaçları ve zakkumlar
gölgeler. Antik devirlerden günümüze kadar gelmeyi mabed kapısı tiyatro, hamam
ve agora gelmeyi başarmıştır; kent surları ve körfezdeki kuleler Orta Çağ’lara
aittir. Olimpos’un kuzeyinde yer alan Çıralı Plajı’nın yamaçlarında yaklaşık 300
m. yükseklikte, Yanartaş yer alır. Mitolojiye göre Likya’lı Kahraman Bellerophon
kanatlı atı Pegasos’un sırtında ağzından ateş püskürten canavar Kimera ile
savaşmış ve onu burada öldürmüştür. Yöresel inanışa göre canavarın ağzından
çıkan ateş bugün hala yanmaktadır. Kutsal alan olarak yorumlanmış olan bu yörede
Romalılar ve Bizanslılardan kalma yapılar bulunur. Burada yeryüzüne çıkan doğal
gaz, havanın oksijeniyle birleşerek, antik devirlerden beri yanmaktadır.
Olimpos’un güneyinde, berrak denizi ve kumlu plajları ile Çavuş Körfezi yer
alır. Burada sakin denizde huzur içinde yüzebilir yada kuzey sahilindeki deniz
mağaralarını keşfe çıkabilirsiniz.
Olimpos’un batısında, turunçgil
ağaçları ve bahçeleriyle kuşatılmış Finike Körfezi bulunur. Doğusunda kumlu
sahili uzanan Finike, batıda kayalık koylarla çevrilidir. Eski bir Likya şehri
olan Liymra deniz kıyısından 10 km. içerdedir. Turuçova üzerinden gidilmektedir.
M.Ö. dördüncü yüzyıla ait Akropolis’deki Perikles Anıtı antik sanatın eşsiz
örneklerindendir. Şehir surları Likya mezarları ve Roma tiyatrosu da görülmeye
değer eserler arasındadır. Turunçova’dan sonra 20 km.lik harikulade güzel
panoromik dağ yoluyla Kızlar Sivrisi Dağı’nın batı yamaçlarındaki setlerde yer
alan Likya’nın ünlü antik kenti olan Arikanda yer alır. Ülkemizin en güzel
vadilerinden birine bakan Arikanda’nın harabeleri arasında agora, tiyatro,
stadyum, su sistemi, hamam ve her yana dağılmış mezarlar sayılabilir. Finike’nin
25 km. batısında yer alan kale eski adı ile Myra çok iyi korunmuş Roma devri
tiyatrosunun yanı sıra bu tiyatroyu tepeden seyreden kaya mezarları ile tanınır.
Aziz Nikolas (Noel Baba) dördüncü yüzyılda bu Akdeniz şehrinde din görevlisiydi.
Çocukların, denizcilerin ve yardıma muhtaç insanların koruyucusu olan Noel Baba
M.S. 342 yılında burada öldü. M.S. dördüncü yüzyılda Anadolu’daki hümanist
prensip ve fikirlerin oluşmasında önder olmuş ve daha sonraki yüzyıllarda batıda
fikirleri giderek yayılarak saygınlaşan ve batı hümanizmine de katkıda bulunan
Anadolu’lu sempatik Noel Baba bugün 20. yüzyılın dünyada en sevilen iyilik
sembollerinden birisidir. Beşinci yüzyılda Noel Baba’nın lahidininde içinde
bulunduğu onun adına Myra’da bir bazilika yapılır. M.S. 1042 de Bizans
İmparatoru Konstantin Monomakos ve İmparatoriçe Zoe tarafından restore
edilmiştir. 19. yüzyılda da Ruslar tarafından restore ettirilen yapı bugün
Noel Baba Müzesi olarak düzenlenmiş olup ziyarete açıktır. Her yıl aralık
ayındaki Noel Babayı anma törenleri için ve ;Güneşli Noel Tatili;ni bu antik
Likya şehrinin sıcak kumsallarında geçirmek isteyen bir çok turist buraya
gelmektedir.Myra’nın antik limanı olan Andriake (Dalyanağzı) Kale’nin batısında
olup güneşlenmek ve yüzmek için güzel bir kumsala sahiptir.Dalyanağzı’nda deniz
yoluyla yarım saatlik mesafede yer alan Kekova bölgesi, aynı zamanda yörede yer
alan, antik şehir ve koyların genel ismidir. Kekova bölgesinin bu koyları her
mevsimde doğal liman görevi üstlendiği için yatçılar el değmemiş bu sahilleri
keşfetmekten ayrı bir zevk alırlar. Kekova Adası’nın kuzey sahili boyunca, antik
Apollonia kentinin M.Ö. dördüncü yüzyıla ait yazlık yalıları, batık kent
görünümünde yer yer su içinde görülebilir. Tarih içinde yörede oluşan tektonik
olaylar bazı yalıların deniz seviyesinin altında kalmasına yol açmıştır. Kaleköy
Kalesi (Simena) bu berrak sularda gezinen yatların, sayısız koyların ve adaların
kuşbakışı seyredilebileceği en iyi yerdir.
Kekova’dan batıya doğru
gidildiğinde üç tarafı dağlarla çevrili sevimli Kaş ilçesine ulaşılır. Burada
yerel balıkçılar işlettikleri deniz taksileriyle sizi güzel bir koya ya da
kumsala götürmeye hazırdır. Kaş civarındaki serin sularda yüzüp dalmanın zevki
başkadır.Kaş’ın eski adı olan Antiphellos’dan günümüze sadece Likya kaya
mezarları, anıt mezarlar ve tiyatrosu kalmıştır. Yine de, Kaş çekiciliğinden
hiçbir şey yitirmemiştir ve Türk el sanatları, deri eşyalar, bakır ve gümüş
takılar, giysiler ve el dokuma halıların satıldığı dükkanların arasında dolaşmak
ayrı bir zevktir.Alışverişten sonra ister çiçeklerle bezeli sahilde gezinin,
ister bir palmiyenin gölgesinde serinleyin. Kaş’ın restoranları, barları ve caz
kulüpleri dolu dolu bir gece yaşamı sunar. Türk mutfağından örneklerin
sergilendiği açık büfe ilçeye özgü bir gelenektir. İlçeyi kuşatan dağlarda
yapılacak çok şeyler olduğunu kanıtlar gibidir. Ağaçlık tepelerde yürüyüşlere
çıkarak köşelere gizlenmiş köyleri ve antik harabeleri keşfedebilirsiniz.
Kendisini dinç hissedenler bölgenin en yüksek noktası olan Kızlar Sivrisi
Dağı’na (3086 m.) ya da ikinci yüksek noktası olan Akdağ’a (3030 m.) tırmanmayı
deneyebilirler. Kalkan yolunda, Kaputaş Plajı turkuaz denizi ile unutulmayacak
güzellikte bir kumsal sunar.Batıya doğru yapılan kısa bir yolculuk ile şirin
bir koyun etrafına yerleşmiş olan Kalkan’a ulaşır. Geleneksel beyaz renkli
evleri, kepenkleri ve çiçek fışkıran balkonları ile Kalkan alabildiğine huzurlu
bir beldedir. Hediyelik eşya dükkanlarının sıralandığı dar sokaklar marina da
son bulur. Her sabah tekneler turistleri yakınlardaki koylara ya da kumsallara
götürür. Günbatımında çatı teraslarda yemekten önce bir aperatif için bir araya
gelmek, yatların geliş gidişini, marinadaki telaşlı faaliyeti izlemek bir
gelenek gibidir. Burada da, Kaş’da olduğu gibi, her akşam sahil boyunca açık
büfelerin yer aldığı restoranlar sıralanır. Antik Likya’nın önemli bir limanı
olan Patara virajlı bir yolun sonundadır. Mitolojiye göre Güzel Sanatlar Tanrısı
Apollo, Patara’da doğmuştur. Tarihsel belgeler bu bölgenin Aziz Nikolas’ın da
(Noel Baba) doğum yeri olduğunu ortaya koymaktadır. Arkeolojik eserler sayısız
ve ilginçtir. Patara aynı zamanda kumsal severler içinde idealdir. 22 km.
uzunluğundaki ince kumsalı göz alabildiğince uzanır ve her türden kum sporu için
uygun bir mekan sağlar.
Antik Likya’nın başkenti olan
Xanthos, Patara’nın 18 km. kuzeyindeki Kınık ilçesindedir. Harpi mezarı, Nereid
Anıtı, tiyatrosu, agorası ve yazıtlı sütunu ile Xanthos Likya, Roma ve Bizans
dönemlerinden seçkin mimari örnekler sergiler. 6 km. ilerideki kutsal Likya
şehri Letoon’da mitolojinin üç gözde tanrısı ve Anadolu’nun kutsal ailesi olan
Leto, Apollo ve Artemis’e atfedilmiş üç mabet ve tiyatro görülebilir.Antalya’nın
doğusunda geniş verimli ovalar altın gibi parıldayan kumsallara paralel gider.
Modern tatil beldeleri ve iyi korunmuş tarihi eserler çok sayıda seçenek
sağlarlar.Antik Pamfilya Bölgesi’nin önemli bir şehri olan Perge Antalya’dan 18
km. uzaklıktadır ve yapılan kazılardanErken Tunç Çağı’nda (İO 4-3 bin) iskan
edildiği kanıtlanmıştır. Perge’deki arkeolojik buluntuların çoğu Roma
İmparatorluk Çağına aittir. Antalya Müzesi’nde sergilenen heykeltıraşlık
eserleri Perge’de ileri düzeyde bir heykeltıraşlık atelyesinin varlığına işaret
etmektedir. Sergilenen Perge Heykelleri ile Antalya Müzesi dünyanın en zengin
Roma Dönemi heykel koleksiyonuna sahip müzelerden biri haline gelmiştir.Perge’ye
giden ziyaretçiler iki yüksek kule ile şehir kapısını, bir zamanlar
mozaiklerle kaplı olan ve dükkanların çevrelediği sütunlu uzun yolu, geniş
agorayı ve halk hamamlarını görmeden edemezler.
Hem yüzmeyi hem güneşlenmeyi hem
de golf sporunu sevenler için Antalya’nın 40 km. uzağındaki modern tatil
merkezi Belek kusursuz olanaklar sağlar. Belek’deki National Golf Club su
sporları, 18 delikli profesyonel golf sahası ve 9 delikli akademik sahası ile
tatilcilere spor imkanı sağlamaktadır. Ziyaretçiler bölgede Türk mutfağının en
güzel menülerini tadabilir. Akşamları açık hava diskoteklerinde
eğlenebilirler.Aspendos’a giden yolun kenarında Köprü Irmağı üzerinde iyi
korunmuş tarihi bir Selçuklu köprüsü görülür. Antik devirlerden kalma en iyi
korunmuş tiyatro olan Aspendos tiyatrosu 15.000 kişilik kapasitesi ile bölgenin
en iyi korunmuş antik tiyatrosudur. Bugün hala çeşitli konser, bale, opera ve
tiyatro gösterileri için kullanılmakta olan tiyatronun koridorları, sahne
süslemeleri ve akustiği mimarın ustalığını kanıtlamaktadır. Tiyatronun yakınında
bazilika, agora ve Anadolu’nun en uzun su kemerlerinin kalıntıları yer
almaktadır.Antalya Alanya karayolundan, Beşkonak yoluna sapıldığında, Köprülü
Kanyon Milli Parkı’na giden yola girilir. Virajlı yol dağdaki dereler ve
yemyeşil el değmemiş ormanlar arasında ilerler. Bir sonraki virajdaki manzara
her zaman için bir öncekinden daha güzel olduğu için araba yolculuğu bile
yavaş olacaktır. Antalya’nın 92 km. ötesindeki park doğal güzellikler
ortasında zengin bir bitki örtüsüne sahip bir vadide yer alır. Kanyon, Köprü
Irmağı boyunca 14 km. uzanır ve bazı yerlerde 400 m. derinliğe ulaşır. Dinlenme
yerlerinde balık lokantaları hizmete hazırdır. Roma devrinden kalma Köprü Irmağı
üzerindeki kanyonda yer alan Oluk Köprüsü ve Kocadere Deresi üzerindeki Büğrüm
Köprüsü antik dönemlerin mühendislik harikalarıdır. Bu parktan iki ayrı yere
gidilebilir; Selge antik kentine veya Dedegöl Dağları’na bu silsile en yüksek
dağ olan Dedegöl Dağı 2992 m. yüksekliğe ulaşır.Köprülü Kanyon Milli Parkı’nın
kuzeydoğusunda yer alan antik Pisidya Bölgesi’nin önemli bir kentine
Altınkaya’ya (Selge) zikzaklı bir dağ yolu ile ulaşılır. 950 m. yükseklikteki bu
kentten geriye şehir duvarları, kuleler, sarnıç, Zeus için yapılmış bir mabed,
agora, stadyum, tiyatro, Jimnazyum ve nekropolis kalmıştır.
Manavgat Şelaleleri yüksek
olmamalarına karşın kayalıklardan tüm gücüyle akan su bembeyaz köpükler saçar.
Şelalalerin yakınlarında gölgelere sığınmış çay bahçeleri ve restorantlar burayı
tüm günün yorgunluğundan sonra dinlenmek için ideal bir yer konumuna getirir. Bu
güzel yöreyi daha iyi görebilmek için Manavgat Nehri boyunca eğlenceli bir tekne
gezisi yapmakta mümkündür.
Ülkemizin en çok bilinen antik
yörelerden biride Side’dir. Eski bir Liman olan Side’nin ismi nar anlamına
gelmekteydi. Bugün güzel bir sahil kasabası olan Side’de antik kalıntılar, güzel
iklim, kumlu plajlar, birçok alışveriş merkezi ve modern konaklama tesisi buraya
turist akımını sağlayan başlıca nedenlerdendir. Deniz manzaralı sayısız
restorant, kafe, bar ve diskoteğin yanısıra dar sokaklar boyunca uzanan ve Türk
el sanatlarından örnekler satılan çarşılar bulunmaktadır. Sütunlu kemerler
üzerine inşa edilmiş olan tiyatro yöredekiler arasında en büyük olanıdır. Diğer
kalıntılar arasında agora, jimnazyum deniz kıyısındaki Apollo Tapınağı, çeşmeler
ve nekropolis sayılabilir. Şimdi müze olan geniş Roma hamamı Türkiye’nin en
güzel arkeolojik kolleksiyonlarından birine sahiptir.Side’nin doğusunda yer alan
Sorgun ve Titreyen Göl çam ağaçları arasında kalmış kumsalları ile ünlü tatil
merkezleridir. Rahatlatıcı atmosferi sayısız konaklama tesisi ve aktiviteleri
ile önemli bir yöredir. Side’nin batısında bulunan Kumköy ve Çolaklı’da önemli
tarih beldeleridir.Bu beldeler hem deniz ve güneş imkanı sunar hem de tarihi
mekanlara yakındır. Side’nin 15 km. kuzeydoğusunda yer alan Bucakşıhlar’da iyi
bir durumda korunmuş Roma hamamı, kilisesi, tapınağı bir mozolesi, tiyatrosu ve
angorası vardır. Türkiye’de en çok ilgi çeken ve bilinen mağaralardan birisi
Altınbeşik Mağarası Milli Parkı’dır. Burası Aydınkent’in 12 km. güneydoğusunda
ve Manavgat’ın 55 km. kuzeyinde yer almaktadır. Göller ve enteresan kaya
formasyonlarıyla travertenler ve dereler bu bölgeyi daha da güzelleştirmektedir.
Altınbeşik Mağarası Manavgat Nehri Vadisi’nin batısına düşmekte olup otantik
Ürünlü Köyü’nden ulaşılabilir. Bölgede seyahat edenlerin mutlaka görmeleri
gereken yerlerden birisidir.13. yüzyıldan kalma bir kervansaray olan Alarahan
Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat zamanında Alarahan Irmağı’nın kıyısında inşa
ettirilmiştir. Yakınlardan bir tepenin üzerinde yer alan Alara Kalesi tüm
bölgeye hakimdir.
Alanya, geniş plajları, turistik
tesisleri ve tarihi eserleriyle önemli bir tatil kentidir. Gelenleri ilk
karşılayan Alanya Yarımadası’nın üzerinde bir taç gibi kurulmuş olan ve 13.
yüzyıldan kalma şahane Selçuklu Kalesi olur. Çifte duvarlı ve iyi korunmuş
kalenin duvarlarını 150 kule kuşatır. Dış duvarlarda bir caminin yıkıntıları bir
kervansaray ve bir kapalı çarşı iç duvarlar içinde de harap olmuş bir sarnıç ve
bir Bizans kilisesi yer alır. Her ne kadar Alanya’nın tarihi Roma dönemine kadar
gitsede Alanya en görkemli dönemini Alaeddin Keykubat kışlık konaklama yerini ve
donanma üssünü buraya taşıyınca yaşamıştır. Binalar şehrin Selçuklular döneminde
taşıdığı önemi sergilemektedir. Etkileyici kalenin yanı sıra eşi benzeri olmayan
tersanesi ve anıtsal güzellikteki sekizgen Kızıl Kule’nin görülmesi
gerekir.Alanya modern otel ve motellerin sayısız balık lokantaları, kafe ve
barlarıyla mükemmel bir tatil merkezidir.Limanı çevreleyen kafeler ve barlar
akşam saatlerinde liman yolu boyunca el sanatları, deri, giysi, mücevherat, el
çantaları ve yöreye özgü ilginç renklere bezeli su kabaklarının satıldığı
butikler yer alır. Ağustos ayında yapılan Alanya Uluslararası Folklor
Festivali’de şehre ayrı bir canlılık kazandırır.Eğer mağaraları keşfetmekten
hoşlanıyorsanız Damlataş Mağarası’nı gezmeniz gerekir. Mağara yakınında
Etnografya Müzesi yer almaktadır. Tekneyle üç deniz mağarasına ulaşabilirsiniz:
fosforlu kayalarıyla Fosforlu Mağara, korsanların kadın esirleri tuttukları
Kızlar Mağarası ve Aşıklar Mağarası.Alanya’nın 15 km. doğusunda yer alan Dim
Çayı Vadisi gölgelerin serinliğinde dinlenmek içim ideal bir yerdir.Alanya’nın
yaklaşık 25 km. batısında yer alan Avsallar kumsalları ile güzel bir tatil
merkezidir. Alanya’dan doğuya, Gazipaşa’ya doğru gidecek olursanız karşınıza
mükemmel kumsallar çıkacaktır. Tarihi bir liman olan Alanya’nın 30 km.
doğusundaki Aytap: Roma kalıntıları korunmuş plaj ve koyları önemli bir gezi
noktasıdır.